Türkiye’nin siyasî rejimini ‘’Halksız Demokrasi, Haksız Hukuk’’ olarak tanımlayan yazıyı (Star, 2 Ocak 2010) kaleme alalı neredeyse on yıl oluyor. Öyle sanıyorum ki, bu formül rejimimizin bugünkü durumunu anlatmak için daha uygun.

Başlıktaki ibareyi şu şekilde yeniden yazarsam sanırım içerdiği ironi daha iyi anlaşılacaktır: ‘’Halk-sız Demokrasi­, Hak-sız Hukuk’’. Yani, Anayasa Türkiye Cumhuriyeti’ni her ne kadar ‘’demokratik hukuk devleti’’ olarak tanımlıyorsa da, halihazırda (1) kısmen demokratik görünümlü kurumsal çatısına rağmen gerçekte halkın işin içinde olmadığı sözde bir ‘’demokrasi’’miz ve (2) hakkı ve hakları tanımayan bir sözde ‘’hukuk’’umuz var.

Kısaca, ne rejimimiz demokrasi, ne de hukukumuz hukuk.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’nin rejiminin ne demokrasi eksiği ne de hukuksuzluğu bugüne özgü bir durumdur. Ta başından beri bu rejim öznesi ‘’halk’’ olmak üzere kurulmuş değildir, halk veya ‘’millet’’ burada esas olarak teatral bir unsurdur. Türkiye’nin sahibi ve rejiminin asıl öznesi halk değil ‘’Devlet’’tir. Burada devlet halkın veya milletin değil, aksine halk devletindir. Öyle olduğu içindir ki, Türkiye’de Devlet adına konuşanların sözü diğer herkesin, halkın da temsilcilerinin de sözünü bastırır. Devlet adına konuşuldu mu, ‘’akan sular durur’’ bu diyarda; ne demokrasi kalır, ne de hak-hukuk. Böyle bir rejimin felsefesi de tabiatıyla liberal demokrasi değil ‘’hikmet-i hükümet’’ olacaktı.

Başlangıçta Adalet ve Kalkınma Partisi terimin eski anlamına uygun şekilde, ‘’dezavantajlılar’’ anlamında halkı rejimin etkin aktörü yapmak üzere iktidara gelmiş gibi bir izlenim doğurduysa da, zamanla bu izlenimi haksız çıkaran bir yol tutturdu. Nitekim AKP iktidarı bir yandan halkın aşağı yukarı yarısını dünya görüşü ve hayat tarzı temelinde dışlamaya başladı, öte yandan kendi gözde halkını (kendi tabanını) bile siyasetin öznesi değil de nesnesi haline getirdi. Başka bir deyişle, Reis parti tabanının işlevini kendisinin ‘’kurtarıcı’’ liderliğinin pasif destekçiliğine çevirdi. Sonuçta, bugün makbul olanı ve olmayanıyla halk AKP öncesi dönemden daha fazla siyasetten dışlanmış durumdadır.

AKP iktidarının yaptığı bundan da vahim olan şey, hukuku hukuk olmaktan çıkarmak oldu. Erdoğan iktidarı bu konuda eski vesayetçi sistemi bile geride bırakacak şekilde, hukuk kavramının adaletle, ’’haklar ve güvenceler’’ fikriyle olan zorunlu bağını tamamen kopardı ve Türkiye’yi tek bir kişinin keyfî iradesine kilitledi. Türkiye’de bugün artık yargı genel olarak siyasî iradenin icra aracı haline gelmiş; mahkemeler çaresizlerin hak arama kapısı, mazlumların son sığınağı ve adalet dağıtma mercileri olmaktan çıkmıştır. Halâ yargıdan ara sıra hak-hukuk gözeten kararlar çıkıyorsa, bu ya ‘’siyaseten zararsız’’ (yani, iktidar için ‘’tehlike’’ oluşturmayan’’ konularla ilgili) oldukları içindir, ya da bu durum tamamen şans eseridir.

Kabul edelim ki, hukuk hassasiyeti gütmemek konusunda 28 Şubat rejiminin postmodern cuntacıları ve ‘’devlet seçkinleri’’ bile bu kadar ileri gitmemişti. Onun için, sadece demokrasinin değil hukukun tahribi bakımından da bugünkü durumu ancak ‘’12 Eylül rejimi’’yle karşılaştırabiliriz. Nitekim, bugünkü iktidar da hukuk sözkonusu olduğunda 12 Eylül rejimi gibi olağanüstülüğü olağanlaştırmakla maruftur; darbe rejiminin olağanüstü tedbirlerini ve sözde hukukunu önce ‘’kanun’’ haline getiriyor, sonra da o kanunlara uygun bir anayasa yapıyordu.

Sonuç olarak, Türkiye halihazırda vahim boyutlarda demokrasi ve hukuk eksiğiyle malul olan çok ağır bir rejim altındadır. Burada sözkonusu olan, sıradan insanların hayatı üzerinde etkisi olmayan, sadece aydınları ilgilendiren ‘’soyut ilkeler’’ meselesi de değildir.  Çünkü durumun kamu hayatının gidişatına ve gündelik hayatlarımıza yansıyan kötü etkilerini de her gün hepimiz yaşıyoruz. Ve en kötüsü de, ‘’bu durumdan galiba kurtulamayacağız’’ hissiyatında yansıyan çaresizlik ve karamsarlığın bütün bir toplumun ufkunu sarmış olması.

(Diyalog, 25 Ağustos 2019)

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir