Geçen haftaki yazımda Türkiye’nin normalleşmesi ve özgürlükçü-demokratik bir sisteme geçebilmesi için en başta yeni bir siyasî perspektife ihtiyacımız olduğunu anlatmıştım. Siyasî sistemimizin o yazıda ana ilkelerini   özetlediğim perspektif doğrultusunda yenilenmesi, elbette önce genel olarak toplumda bu yönde bir istek ve iradenin varlığına bağlıdır. Ayrıca, bu konuda istekli ve ehil bir değişim aktörünün veya aktörlerin, açıkçası siyasî parti veya partilerin de ortaya çıkması gerekir.

Ancak, bu konuları ele almadan önce, son haftalarda iktidar partisinde ve Reisinde gözlenen kimi kıpırdanma ve yakınmaların anlamı üstüne birkaç söz söylemek uygun olur. Öyle görünüyor ki, Reisin çevresinde bu günlerde öne çıkan ana şikâyet konusu, kendilerinin ”Cumhurbaşkanlığı sistemi” dedikleri bu ucubenin uygulamada yarattığı sıkıntılardır. Ne var ki, onların bu durumdan yakınmaya hakları yoktur, çünkü bu sonucu bile bile yarattılar. Evet, bile bile yarattılar; çünkü, 2017 Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen sistemin, doğru anlamda bir başkanlık sistemi değil fakat Latin Amerika tarzı başkancı bir diktatörlük olduğu daha o zaman apaçık ortadaydı.

Reisin çevresindeki yarı-uzmanlar, kuvvetler ayrılığına ve frenler ve dengeler sistemine dayalı bir başkanlık sisteminden tamamen farklı olarak, bütün kamusal yetkileri Reis’te toplayan bir tek-adam rejimini bilerek ve isteyerek dizayn ettiler. Onun için, bugün AKP’lilerin bu modelin Türkiye’yi getirdiği yerden şikâyetçiymiş gibi görünmeleri bana inandırıcı gelmiyor. Ben bunun bir kandırmaca olduğunu, eğer bunu inanarak yapıyorlarsa kendilerini kandırdıklarını düşünüyorum.

Gerçekte onlar sanırım Babacan-Gül ikilisinin siyaset sahnesine çıkma hazırlığının ve diğer muhtemel yeni siyasî oluşumların kendi iktidarlarını sürdürme şansını ortadan kaldıracağından korkuyorlar. Tabiî, en başta partilerinden muhtemel kopmaların önüne geçmek veya bunu en az zayiatla atlatmak istiyorlar. İşte bu korkuyladır ki, Türkiye’yi içine soktukları çıkmazın kusurunu sadece ”Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin kötü niyet eseri olmaksızın iyi dizayn edilmemiş olmasına yüklemeye ve bu yolla, bütün bir toplumu maruz bıraktıkları bunca baskı, zulüm ve yoksullaşmanın sorumluluğundan sıyrılmaya çalışıyorlar.

Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulabilmesi için en başta toplumun sahici bir yenileşme için hazır olması gerekir dedim. Şu anki durumu itibariyle gerçi toplumda yaygın bir hoşnutsuzluk varsa da, bu yönde belirgin bir pozitif hareketlilik ve heyecan gözlenmiyor. Şu var ki, onları politik eylem için motive edecek inandırıcı bir değişim hareketi ortaya çıkmadığı sürece, kitlelerin kendiliklerinden yaygın bir siyasî aktivite göstermeleri zaten beklenemez. Kitleleri mobilize etme işlevi ise esas olarak siyasî partiler ve diğer kitle örgütleri tarafından yerine getirilebilir. Nitekim, 23 Haziran İstanbul seçiminde bu başarıldı ve aslında insanların harekete geçmek için böyle bir öncülük beklentisi içinde oldukları ortaya çıktı. Dahası, bu tecrübe, AKP tabanının bile bir kısmının uygun taşıyıcı aktörün varlığı halinde bu mobilizasyonun içinde yer alabileceğini de gösterdi.

Öyleyse, mesele daha çok Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak sahici bir değişim hareketi için topluma kimin önderlik edebileceği meselesidir. Şimdilik bu rol için iki aday var gibi görünüyor. Biri, vitrininde İmamoğlu’nun yer aldığı CHP önderliğindeki bir muhalefet bloku, diğeri ise Babacan-Gül hareketidir. Ancak, İmamoğlu’nun son Belediye Başkanlığı seçimi arefesinde yarattığı heyecan şu anda büyük ölçüde sönmüş gibi görünmektedir ve aynı momentumun bu sefer üstelik ulusal düzeyde tekrar yakalanması o kadar kolay olmayabilir.  Öte yandan, Babacan-Gül ikilisinin siyasî girişiminin de tek başına böyle kapsamlı bir mobilizasyonu başarabileceği beklentisi, daha önce yazdığım gibi, gerçekçi görünmemektedir.

Bu durumda, mevcut şartlarda en makul seçenek, söz konusu iki oluşumun AKP karşısında ortak bir platform oluşturması olarak görünmektedir. Kast ettiğim, elbette, iki hareketin kendi kimlik ve iddialarından vazgeçerek tek bir siyasî kimlikte bütünleşmeleri değildir. Bunun zor olduğunun farkındayım, ayrıca taraflardan bunu istemeye hakkımız olduğundan da emin değilim. Bunun yerine, aktörlerin birbirleriyle rekabetten kaçınmalarını ve siyasî iktidara karşı ilkeler temelinde ortak tutum almalarını kast ediyorum.

Böyle bir durumda da asıl mesele ”ortak ilkeler”in neler olacağında düğümlenmektedir. Ortak ilkeler demetinin bir kısmını elbette usule ve stratejiye ilişkin hususlar oluşturacaktır. Bunları bir yana bırakırsak, asıl önemli olan partnerlerin esasa ilişkin olarak hangi ilkeler üzerinde mutabakata varacaklarıdır. Çünkü bunlar Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan ilkelerdir. Bu arada, böyle bir ortaklığı ilk seçime, hatta seçimden sonraki en azından ilk yılın sonuna kadar sürdürmeye ihtiyaç vardır ve bunun her iki taraf için de basiretli ve güçlü bir liderliği gerektirdiği şüphesizdir.

Bana göre, taraflar gerçekten Türkiye’yi selâmete çıkarmak istiyorlarsa, esasa ilişkin olarak varacakları mutabakatın özünü geçen hafta açıkladığım ”yeni perspektif”le uyumlu esaslar oluşturmak zorundadır: ”özgürlük, adalet, barış ve refah”. Somutlaştırırsak: kuvvetler ayrılığı ve denge ve denetim sistemi, sivil ve siyasal haklar garantisi, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı, Kürt sorununun barışçı çözümü ve barışçı dış politika, ve nihayet hukuk çerçevesinde işleyen dışa açık ve rekabetçi bir piyasa ekonomisi. (Diyalog, 21 Temmuz 2019)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir