Türkiye’de öteden beri ilk ve orta öğretime hâkim olan zihniyetin öğrencilerin akıllarını özgürleştirmek, zihinsel becerilerini geliştirmek ve onları hayata hazırlamakla hemen hemen hiçbir ilgisinin olmadığı bilinmeyen bir şey değil. Bu sistem daha ziyade, gerekli-gereksiz bir sürü enformasyonu öğrencilerin zihnine boca etmeyi, onları şartlandırmayı ve onlara ideoloji aşılamayı hedef alıyor. Bu durum maalesef üniversite aşamasında da değişmiyor; Türkiye’nin üniversiteleri de araştırma ve bilime yenilik getirmeyi amaçlamak yerine, esas olarak orta-öğretim müfredatını biraz daha ayrıntılı bir şekilde tekrar ediyor.

Hakkıyla ele almak gerekse bu bahis çok uzar, onun için bu yazıda ona girişmeyecek, fakat sadece geçenlerde Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un ‘’yeni eğitim sistemi’’yle ilgili olarak Taha Akyol’a açıkladığı (21 Mayıs, Karar) iki nokta üzerinde duracağım. Buna göre, getirilen yeniliklerden biri müfredata ‘’bilgi kuramı’’ dersinin eklenmesiymiş. İlk anda sevinir gibi oluyorsunuz, ama o da ne?…  Bakanın açıklamasına bakınız: ‘’Bilgi ezberletmek yerine, bilgi ile hayat arasında bağlantılar geliştirerek bilginin özümsenmesini ve hayatta kullanılmasını amaçlıyoruz.  Halen 16-17 derste öğrencilere bilgiler ezberletiliyor, bu bilgilerin hayatla bağlantısı zayıf. / Öğrenci hayata atıldığında da zihnindeki teorik bilgileri hayata uygulamada zorlanıyor.’’

Bu açıklama bana bilgi teorisini (epistemoloji) değil de ‘’hayat bilgisi’’ni hatırlattı. Gerçi hakkını yememek lâzım, Bakanın söyledikleri arasında konuyla ilgili olanları da var. Şöyle diyor meselâ: ‘’Bilgi kuramı nasıl düşündüğümüzden ziyade nasıl bildiğimizi, bilgilerimizin doğruluğunu sorgulamamızı, fikirlerimizin kanıtını göstermemizi sağlayacak yöntemleri bize öğretir. / Geleneksel öğretimde asıl olan ‘ne biliyoruz?’ sorusudur. Bilgi kuramında ise ‘nasıl biliyoruz?’ sorusu esastır. Böylece kuramla kanıt, muhakemeyle hakikat arasındaki ilişkileri öğrencilerin sorgulaması sağlanır.’’

Şu var ki, bizim ezberci sistemin cenderesindeki bir öğrencinin zihinsel ve bilgisel donanımının bu felsefî problematiği idrak edebilmesi bile çok zor. ‘’Yeni’’ sistemin de bu durumu değiştirebileceğini pek sanmıyorum.

Bakanın açıklamasında işaret etmek istediğim ikinci konu zorunlu din kültürü dersleriyle ilgili. Bakan bu meseleyi ise tek bir cümleyle kestirip atıyor: ‘’Din kültürü ve ahlâk dersleri her kademede zorunlu çünkü anayasada böyle.’’

Oysa, meselenin aslı hiç de öyle değil. Anayasanın ilgili hükmünün (m. 24) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadının kılavuzluğunda doğru bir okunması Bakanlığın bu meseleyi daha bir ciddiyetle ele almasını gerektiriyor. Bakanlık ‘’ne yapalım, zorunlu din dersleri Anayasanın gereği’’ deyip konuyu geçiştiremez.

Bu mesele bazı Alevi yurttaşlar tarafından daha önce birkaç defa AİHM’nin önüne götürüldü. Mahkeme her defasında, ‘’din kültürü ve ahlak’’ dersinin öğrencilere belli bir din veya mezhebin (‘’Sünnî İslam’’ın) aşılanmasının ve bu dinî öğretinin ibadetlerini öğrencilerin sınıfta uygulamaya zorlanmalarının din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğuna karar verdi. Mahkemeye göre, bu ders ancak öğrencilerin genel olarak din ve çeşitli dinî öğretiler hakkında ‘’objektif, eleştirel ve çoğulcu’’ biçimde bilgilendirilmesini sağlıyorsa müfredatın zorunlu bir parçası olabilir. Oysa, ilk ve orta öğretim müfredatında Alevi öğretisine (ve diğer inançlara) hiç veya yeterince yer vermemek suretiyle Alevilerin (ve başka vatandaşların) dinî inançlarına saygılı olmayan Türk eğitim sistemindeki durum bunun tam tersidir.

Öte yandan, Türkiye’de “din kültürü ve ahlâk” dersinden sadece Hristiyan ve Yahudi vatandaşların çocukları muaf olabiliyorlar. Gerçi ilgili davalarda Türk hükümeti, talepte bulunulması halinde bu muafiyet imkânının başka inançlara da tanınabileceğini belirtmiştir ama, bu durumda da ebeveynler kamu makamlarına kendi dinî inançları hakkında beyanda bulunmak zorunda kalacaklardır. Bu ise, “hiç kimsenin dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını’’ belirten Anayasaya (m. 24) aykırıdır. Ayrıca, bu konuda açık resmî bir düzenleme (tüzük, yönetmelik gibi) var olmadığından, kamu makamları bu yoldaki talepleri her zaman reddedebilirler.

Sonuç olarak, insan haklarına açıkça aykırı olan zorunlu din dersleri uygulamasını düzeltmek için Bakanlığın şu iki konuda açıkça inisiyatif alması gerekmektedir.: 1. “Din kültürü ve ahlâk” derslerinin müfredatını “objektif, eleştirel ve çoğulcu” olacak şekilde yeniden düzenlemek, 2. Bu dersi sadece istekte bulunanların almasını sağlamak.

İkinci noktayla ilgili olarak belirtmek gerekir ki, din kültürü ve ahlâk dersinin almak istemeyenlerin bunun için dilekçe vermelerini gerektiren halihazırdaki uygulama yanlıştır. Mahkemenin de belirttiği gibi, bu konuda doğru yöntem, dersi al(dır)mak isteyenlerin bu yönde başvuruda bulunmasıdır. Yani, prensip, muaf olmak istemediği sürece herkesin bu dersi alması değil, dersi almak istediğini belirtmediği sürece hiç kimsenin bu dersi almak zorunda olmaması olmalıdır.

(Diyalog Gazetesi, 26 Mayıs 2019)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir