‘’Türkiye’nin değişmeyen gündemi’’ derken siyasî rejimin ‘’özgürlükten kaçış’’ iradesinin sürekliliğini kastediyorum. Malûm, on yıldan fazla bir süredir ülkeyi günden güne özgürlükten daha da uzaklaştıran kararlı bir rejim değişikliği süreci yaşıyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki MHP-destekli AKP iktidarı bugün itibariyle Türkiye’yi medenî dünyanın siyasî standartlarından neredeyse tümüyle koparmış durumda. Tuhaftır, Erdoğan ve partisi bu gidişatında iktidarının ilk yıllarında kendi yaptığı iyileştirmelerle bile tutarlı hareket etmedi.
Oysa yürürlükteki 1982 Anayasası 2010 yılındaki esaslı değişikliklerle başlangıçtaki “darbe anayasası” niteliğini büyük ölçüde yitirerek özgürlükçü ve çoğulcu-demokratik siyaset tasavvuruyla kabaca bağdaşır hale gelmişti. “Kabaca bağdaşır” diyorum, çünkü silâhlı kuvvetlerin siyasî etkisinin anayasal temellerine pek dokunulmamıştı(r). Ayrıca, Anayasada, özellikle temel haklar rejimiyle ilgili olarak, halâ yapılması gereken değişiklikler vardı.
“Özgürlükten Kaçış’’ gündemiyle elbette sadece AKP’nin 2011 sonrasında başlayan siyasî sapmasını kastetmiyorum. Aslına bakılırsa, İkinci Meşrutiyet’ten bu yana hep aynı “med-cezir” durumunu yaşıyoruz. Kısaca hatırlayalım.
Türkiye’nin siyasî modernleşmesinin dönüm noktası Kanun-i Esasînin 1908 yılında tekrar yürürlüğe konmasını takip eden 1909 Anayasa değişiklikleridir. Bu değişikliklerle birlikte Osmanlı Türkiyesi ilk defa çoğulcu-demokratik siyaseti tecrübe etmeye başladı. Bu dönem, siyasî olarak karakterize eden, siyasî parti, dernek ve gazete çoğulculuğu idi. Nitekim 1910 yılı itibariyle yayın yapan gazete ve dergilerin sayısı 353’ü bulmuştu. Siyasî olan ve olmayan dernek sayısı da oldukça kabarıktı.
Ne var ki, siyaset, basın ve fikir hayatındaki bu çoğulculuk tecrübesi kısa sürdü; önce İttihatçıların “sopalı seçimler”i (Nisan 1912) geldi, onu Enver ve Talât’ın hükümet darbesi (“Bâb-ı Âl Baskını’’, Ocak 1913) izledi.
Demokratikleşme girişimi böylece kesintiye uğrayan Türkiye bu şansı yeniden ancak Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla buldu. Birinci Meclis savaş şartları altında bile Reis’inin kişisel diktatörlük eğilimini frenlemeyi ve tartışmacı-demokratik işleyişini korumayı başardı. Ayrıca bir de adem-i merkeziyetçi, demokratik bir geçici ‘’anayasa’’ yaptı (1921). Ama ne yazık ki bu ikinci demokrasi tecrübesi de uzun sürmedi.
Nitekim, M. Kemal önderliğindeki Birinci Grubun Nisan 1923’te aldığı anayasaya aykırı (ve fiilî etkisi bakımından rejime darbe niteliğinde olan) “erken seçim” kararıyla başlayan otoriterleşme yönelimi Şeyh Sâit isyanını (Şubat 1925) takiben “Takrir-i Sükûn” rejimine geçilmesiyle sonuçlandı.
Bernard Lewis’in nitelemesiyle, “hükümete olağanüstü ve gerçekte diktatörlük yetkileri veren” ve sayesinde bütün siyasî muhalefetin, derneklerin ve basının susturulduğu bu Kanun 1929 yılında kaldırıldıysa da, onun temsil ettiği baskı rejimi yer yer daha da koyulaşarak 1946 yılına kadar sürmüştür.
Bu tarihte başlayan çoğulcu, yarı-demokratik siyaset yolundaki üçüncü deneme de, bilindiği gibi, zamanla yarı-otoriter bir rejime dönüştü ve 1960 askerî darbesiyle sonlandı. Türkiye’nin 1961 sonlarında başlayan dördüncü sınırlı-demokrasi tecrübesi ise önce 1971’de silahlı kuvvetlerin vesayeti altına girerek tökezledi, sonra 1980 Eylül’ünde yine askerlerin kesin kapanış düdüğünü çalmasıyla nihayete erdi.
Bu sefer demokratik süreçte oldukça uzun (üç yılı aşan) bir kesinti yaşandı ve ancak 1983 sonlarında yeniden çok-partili siyasete geçilebildi. Böylece yeniden başlayan demokratik siyasal süreç 1997 başlarına kadar en azından resmî bir kesintiye uğramadıysa da, Millî Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat kararlarıyla çok-partili siyasal süreç yeniden askerî gözetim altına alındı.
AKP’nin 2002 sonunda iktidara gelmesi başlangıçta demokratik istikrar ümidi yarattı. Bu dönemde sivil inisiyatif yeniden tesis edilir gibi oldu, kimi demokratikleşme adımları atıldı. Ne var ki, bu sefer sözde demokratik aktörün kendisi (AKP) 2011’den başlayarak rejimi gitgide otoriterleştiren başka bir süreç başlattı.
Bu yeni “özgürlükten kaçış” dönemi çok gecikmeden ‘’Allah’ın bir lütfu’’ olarak kendisini kalıcılaştıracak bir bahaneye sahip oldu, 15 Temmuz 2016 darbe girişimine. Darbe girişiminin bastırılmasından sonra ilân edilen sözde “olağanüstü hal” ile birlikte Türkiye maalesef yeniden tam bir “Takrir-i Sükûn” rejimine geri dönmüş oldu. Daha kötüsü, Nisan 2017 anayasa referandumu ile AKP bu fiilî durumu anayasallaştırdı ve kişiselci-otoriter rejiminin kalıcı hale gelmesini sağladı.
Evet, Türkiye’nin ana gündem maddesi hiç değişmiyor: Özgürlükten Kaçış. (Diyalog, 26 Nisan 2026)
