Avusturya doğumlu iktisatçı ve sosyal teorisyen Friedrich A. Hayek’in İktisatta Nobel Ödülü kazandığı 9 Ekim 1974’te açıklanmıştı. Büyük ölçüde bu Ödülün verdiği izlenimle bugün çoğu kimse Hayek’i daha çok bir iktisatçı olarak bilmektedir. Oysa akademik ve entellektüel kariyerinin bütünü nazara alındığında, Hayek’in öncelikle bir toplum ve siyaset düşünürü olarak tanımlanması gerekir.
Nitekim sadece iktisat alanında değil toplumsal, hukukî ve siyasî teoride de Hayek’in açtığı yolda yürüyen, onun görüşlerinden aldığı ilham veya ışıkla kendi alanlarına dikkate değer katkılar yapan -başta Chandran Kukathas olmak üzere- akademisyen ve düşünürler olduğu gibi; Hayek kendi çağdaşları arasında da Karl Popper (1902-1994), Michael Polanyi (1891-1976) ve Bruno Leoni (1913-1967) gibi düşünürleri de hem etkilemiş hem de onlardan etkilenmiştir.
Toplum ve Siyaset Teorisyeni Olarak Hayek
Hayek’in iktisat alanında Nobel Ödülü kazanması, tuhaf bir şekilde, kendisi için aynı zamanda bir talihsizlik te olmuştur. Çünkü çoğu kimse tarafından onun genel sosyal ve siyasal felsefesiyle olmaktan çok bir iktisatçılığıyla bilinmesinin ana nedeni bu Ödüldür. Mamafih, Hayek’in daha çok iktisat olarak anılmasında 1944 yılında yayımladığı Kölelik Yolu (The Road to Serfdom) adlı ünlü eserinde, ‘’bilgi problemi’’ni merkezî ekonomik planlanma ile baskıcı bir rejim arasındaki ilişki bağlamında ele almış olması da etkili olmuştur. Oysa Hayek’in düşünce ufku ekonominin nispeten dar alanıyla sınırlanamayacak kadar geniş ve derindir.
Aslında, Hayek’in iktisatla ilgili eserleri büyük ölçüde 1950 öncesine inhisar etmektedir, nitekim Nobel Ödülünü de 1930’lu ve 40’lı yıllardaki çalışmalarından dolayı almıştır. Oysa, 1952’de yayımlanan sosyal bilim metodolojisiyle ilgili Bilimin Karşı Devrimi’nden itibaren Hayek’in çalışmaları toplum ve siyaset teorisi alanında yoğunlaşmıştır: The Constitution of Liberty (1960), Studies in Philosophy, Politics, and Economics (1969), Law, Legislation and Liberty (1973, 1976, 1979), New Studies in Philosophy, Politics, Economics, and The History of Ideas (1978), The Fatal Conceit: The Errors of Socialism (1988). Düşünürün bu eserleri onun genel sosyal ve siyasal felsefesinin farklı alanlara uygulanmış örnekleri olarak okunmak gerekir.
Hayek’e Sol Tepki
Hayek’in bir sosyal felsefeci ve siyasal teorisyen tarafının daha az bilinmesinin bir nedeni de, Kölelik Yolu’nda ekonominin merkezî olarak planlanması ile siyasî baskıcılık arasında kurduğu ilişki başta olmak üzere, onun temel tez ve görüşlerinin 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında aydınlar ve kamu politikası uzmanları arasında hâkim olan düşünce atmosferine uygun düşmemesiydi. O dönemde özellikle Avrupa’da aydınlar ve akademisyenler arasında sosyalist ve sosyal-demokrat fikirler revaçtaydı ve bunlar klasik liberalizmi de başka bir çağın kalıntısı olarak görüyorlardı. Bu dönemde demokratik Avrupa’ya, Norman Barry’nin The New Right’ta (1987) tespit ettiği gibi, ‘’sosyal demokrat konsensüs’’ hakimdi. Bu arada, Hayek’in Kölelik Yolu’nda ‘’Nazizmin sosyalist kökleri’’ne dikkat çekmiş olması da solcu aydın kamuoyunu fazlasıyla rahatsız etmişti.
Nitekim, bazı muhafazakâr politikacıların onu basit bir anti-komünizme indirgemelerinin de etkisiyle, Kölelik Yolu sol akademya ve aydın çevrelerde o kadar tepki çekmişti ki, bir sosyal bilimci başlığı Kölelik Yolu’na nazire olan (‘’Gericilik Yolu’’, Road to Reaction, 1945) sert bir eleştirel kitap yayımlamıştı. Rubin Gotesky’nin 1948 tarihli bir makalesindeki şu ifade liberalizmin o zamanki zor durumunu anlatmak bakımından anlamlıdır: ‘’Liberalizmin halihazırdaki durumuyla ilgili tahlilimizden çıkan sonuç ümitsiz derecede trajiktir: Liberalizmin durumu totaliterizmin tanrılarına karşı Promete’nin verdiği mücadeleyi andırmaktadır.’’ Gotesky’nin bu tanımına en çok Popper ve Hayek’in totaliterizme karşı verdikleri fikrî mücadele uygun düşmektedir.
Hayek’in toplumsal ve siyasal felsefesinin merkezinde ‘’özgür ve adil bir toplum’’ tasavvuru yer almaktadır. Bu tasavvurun kilit kavramları da bireysel özgürlük, insan bilgisinin sınırlılığı, ‘’aklın kötüye kullanılması’’ ve kurucu akılcılık eleştirisi, kendiliğinden doğan düzen ve nihayet adil davranış kuralları olarak hukuk belirtilebilir.
Özgürlük ve Özgür Toplum
Hayek’e göre özgür ve adil bir toplumun temelinde bireysel özgürlük ve gönüllülük yatmaktadır. Özgür toplum insanların ‘’ayrı ayrı takip ettikleri amaçlar üzerinde mutabık olmaksızın barış içinde bir arada yaşayabildikleri ve karşılıklı olarak birbirlerini yararlandırdıkları’’ (Hayek 1976: 109) bir toplumdur.
Hayek’çi düşüncede özgürlük herkesin kendi amaçlarını kendi bilgisi ve kontrolü altındaki araç ve imkânları marifetiyle ve keyfî bir cebrî müdahaleye maruz kalmaksızın, başkalarının gönüllü işbirliğinden de yararlanarak gerçekleştirebileceği korunmuş bir özel alana sahip olması durumudur. Hayek’e göre, özgürlüğün tipik karşıtı olan cebir ise insanın ahlâkî faillik kapasitesini ortadan kaldırarak onu başka bir kimsenin amaçlarını gerçekleştirmesinin sırf bir aracına dönüştürür. Bu arada, özgürlüğün gerçekleşmesi için en uygun hukukî-normatif zemini de evrensel olarak uygulanabilir nitelikteki ‘’adil davranış kuralları’’ndan oluşan bir sistem sağlayabilir.
İnsan Bilgisinin Sınırlılığı
Özgür ve adil bir toplum ayrıca insanın aklî kapasitesinin sınırlı ve bilginin toplumda dağılmış olduğu gerçeklerinin de kabul edilmesini gerektirir. Bilgi toplumda milyonlarca bireysel ve kurumsal aktör arasında dağılmış vaziyettedir, bu dağınık (adem-i merkezî) bilginin ister bir kişi isterse bir kurul olsun tek bir merkezde toplanması imkânsızdır Düşünür bu düşünceyi başka bir eserinde şöyle ifade etmektedir: ‘’Verili olarak alabileceğimiz yegâne gerçek, belirli şeylerin belirli amaçlar için nasıl kullanılabileceği hakkında somut bilgiye sahip olan muayyen kişilerin var olduğudur. Bu bilgi bütünleşik bir halde veya tek bir zihinde hiçbir zaman mevcut değildir; her anlamda var olduğu söylenebilecek yegâne bilgi, farklı insanların bu ayrı ve çoğu zaman birbiriyle tutarlı olmayan, hatta çatışan görüşleridir.’’ (The Counter-Revolution of Science, 1952, s. 52)
Bu arada, toplumun karmaşık yapısı da insanın toplumsal düzeni iyileştirme çabasında olayların bilgisine sahip olmasını sağlayacak tam bilgiye ulaşmasına engeldir. Onun için, bu meselede başka bir bilgi türünün daha göz önünde bulundurulması gerekir: ‘’bilimsel’’ olarak adlandırılamayacak olan, organize olmamış ama çok önemli bir bilgi türü olarak ‘’zaman ve mekânla ilgili özel şartların bilgisi’’. (Hayek, ”The Use of Knowledge in Society’’, 1945). Başka bir ifadeyle, sahip olduğumuz bütün bilgi ‘’bilimsel’’ bilgiden ibaret değildir; ayrıca sözlü ifadeye kavuşturulmamış veya kavuşturulması imkânsız olan ve daha ziyade tecrübî ve yeteneğe dayalı olan bilginin de göz önünde bulundurlması gerekir. Kısaca, düşünürün Nobel Ödülü törenindeki ünlü konuşmasında dediği gibi, ‘’bilgisinin üstesinden gelinemez sınırlarını kabul etmek, toplum araştırmacısına, (…) kendisini toplumu kontrol etme ölümcül çabasının suç ortağı olmaktan koruyacak bir alçak gönüllülük dersi öğretmelidir.’’ (F.A. Hayek, ‘’The Pretence of Knowledge’’, 1974).
Aklın Kötüye Kullanılması, Pozitivizm ve Toplumsal Mühendislik
Hayek’e göre, tabiî bilimlerin ilerlemesinin yol açtığı, sadece doğal değil beşerî çevremizi de insan iradesinin denetimi altına alma arayışı bilim insanları ve politika belirleyiciler arasında devamlı artan tehlikeli bir güç tutkusunu teşvik etmektedir. Oysa, salt akıl yoluyla ‘’tarih ve toplumun yasaları’’nı bulmak ve bu sözde yasalara dayalı projeksiyonlar yoluyla toplumun veya insanlığın kaderini belirlemek mümkün olmadığı gibi, toplumun kendisi ve tarihsel evrim süreci içinde gelişmiş olan toplumsal kurumlar da akılcı bir tasarı veya şemaya göre yeniden kurgulanamazlar. Bu gibi iddialar insan zihninde sahip olmadığı üstün bir güç vehmetmek anlamına gelir ve uygulamaya geçirilmek istenmesi halinde kaçınılmaz olarak özgürlük karşıtı (baskıcı) sonuçlar doğurur.
Aklî veya zihinsel kapasitemzin sınırlı olduğunu gözardı etmek ve akla aslında sahip olmadığı türden güçler atfetmek Hayek’e göre ‘’aklın kötüye kullanılması’’dır. Hayek bunun pozitivist sosyal bilim bağlamında ‘’bilim’’ kisvesi altında yapılmasını Bilimin Karşı Devrimi’nde ‘’tarihsicilik’’ (historicism) olarak adlandırmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda Saint-Simon’la başlayıp bilahare August Comte ve takipçileri tarafından geliştirilen pozitivist sosyal bilim görüşünün temel hatası, toplumsal gelişimin evrensel yasalarını bulduğunu/bildiğini vehmetmesi ve toplumu bu sözde yasalara göre bir örgütmüş gibi kurgulayabileceğini varsaymasıdır. Bunun tipik bir ifadesi Comte ve takipçilerinin ‘’toplumun bilimsel yönetimi’’nin peşinde koşmalarıydı. Onun için, onların veya aynı düşüncede olan başkalarının ‘’bilimin gücü’’nü kendi istedikleri belirli sonuçları yaratmak (toplum mühendisliği) için kullanmak istemeleri doğaldı.
Kendiliğinden Doğan Düzen
Oysa, Hayek’e göre, toplum bir düzen olsa da, bir örgüt veya organizasyon değildir. Kendiliğinden bir düzen olarak toplumun breylerinkinden ayrı, kendine ait bir amacı yoktur; oysa örgütler belirli amaçları yerine getirmeleri için kurgulanır ve kurulurlar. Toplumun kendisi gibi dil, hukuk ve piyasalar akıl yoluyla tasarlanma ve kurgulanmaya elverişli birer ‘’örgüt’’ olmayıp (‘’kurucu akılcılık’’ın reddi), tarihsel süreç içinde kendiliğinden bir şekilde teşekkül etmiş olan toplumsal formasyonlardır. Kendiliğinden düzenler toplumsal iş birliği içindeki bireylerin etkileşim ve iletişimlerinden evrimsel bir şekilde doğmus ve gelişmişlerdir, bunlar kendilerini değişen şartlara uyarlamak suretiyle varlıklarının devamını sağlayan iç dinamiklere sahiptirler. Kendiliğinden düzenler, ünlü deyimle, ‘’insan eyleminin ürünü olmakla beraber, insan tasarımının ürünü değil’’ dirler.
‘’Kendiliğinden düzen’’ teorisi bize kaos gibi görünen şeyin aslında karmaşık bir ilişkiler düzeni oluşturduğunu söylemektedir Onun için, bu düzenler toptancı bir ‘’sosyal mühendislik’’in konusu yapılamazlar, bunlar ancak hayatî önemdeki değişimlere uyarlanmak üzere kendi mantıklarına uygun kısmî düzeltimlere uğratılabilirler. Bu arada, ihtiyaca göre tasarlayarak kurulmuş olan örgüt ve yapıları, bugün yanlış olarak ‘’kurum’’ diye adlandırdığımız aile, toplum, piyasa gibi evrimsel formasyon veya oluşumlardan ayırmak gerekir. Bunlar belli bir anda ‘’kurulmuş’’ veya ‘’yapılmış’’ değil, evrimsel süreç içinde ‘’oluşmuş’’ olan fenomenlerdir.
Kendiliğinden Düzen Olarak Hukuk
Hayek’in hukuk anlayışı da esas olarak kendiliğinden doğan düzen kavramına dayalıdır. Düşünür hukuk konusundaki ilgisini önceleri pozitif hukukun ‘’hukukun üstünlüğü’’nün gereklerini nasıl karşılayacağı üstünde yoğunlaştırmıştı. İlk defa Hukuk Devleti Siyasî İdeali (Political Ideal of the Rule of Law, 1955) adlı kitabında hukukun temel işlevinin kişilere öngörülebilirlik ve güvenlik sağlamak olduğunu vurgulamış ve yasama yoluyla yapılacak kanunların uyması gereken kriterleri açıklamıştı. Buna göre hukukun üstünlüğü prensibi ‘’adil davranış kuraları’’ anlamında hukuk kurallarının genel (gayrışahsî), soyut ve amaçtan-bağımsız olmalarını gerektirmektedir.
Adil davranış kurallarının amaçtan bağımsız olmasının özel bir önemi, kişinin ahlâkî failliğinie saygı gereğinden kaynaklanmaktadır. Bireysel özgürlük ve faillik kişinin kendi amaçlarını kendisinin belirleyebilmesini gerektirir. Kuralın kişiye amaç dayatmaması aynı zamanda ahlâkî çoğulculuğun da gereğidir. Oysa hukuk kuralının kişilere önceden belirlenmiş bir amacı dayatması, insanların izleyebilecekleri amaç çeşitliliğine hayat alanı bırakmayacağı için toplumun çeşitlilik ve çoğulculuğuna da ters düşer.
Hayek’in bu ilk döneminde de hukukun devlet taraafından yasama yoluyla üretilmesine karşı eleştirel bir tutum var olsa da, Hayek’te ‘’devletsiz hukuk’’ görüşünün ağır basması büyük ölçüde İtalyan hukukçu Bruno Leoni’nin etkisiyle gerçekleşmiştir. Hukukun esas olarak ‘’kendiliğinden bir düzen’’ olduğu yaklaşımında, ‘’adil davranış kuralları sistemi’’ olarak hukukun, kökeni ve büyük kısmı itibariyle devletten bağımsız olarak, mahkemeler tarafından geliştirildiği kabul edilmektedir. Hayek hukukun evrimci bir şekilde gelişmesini Roma hukuku ve İngiliz common law’u örneklerinden yararlanarak açıklamıştır. Bu yeni hukuk perspektifinin en gelişmiş ve nihaî anlatımını düşünürün üç ciltlik Hukuk, Yasama ve Özgürlük (Law, Legislation and Liberty) adlı magnum opus’unun Kurallar ve Düzen (Rules and Order, 1973) adlı birinci cildinde buluyoruz.
Geçici Bir Sonsöz
Bu yazının son sözünü liberteryen siyaset teorisyeni ve Hayek uzmanı Chandran Kukathas’a bırakıyorum: ‘’Hayek’in düşüncesinin modern liberalizm içindeki belki de en ayırt edici yanı onun hiç değişmeyen enternasyonalist ve milliyetçilik karşıtı özelliğidir. (…) Hayek için liberalizm sadece evrenselci değil aynı zamanda ulusal sınırların ahlâkî önemini kabul etmeyen enternasyonalist bir inançtı. Bunun için Hayek Açık Toplum geleneği anlamında bir liberalizm anlatımı geliştirmeye çalışmıştır. Bu Hayek’in ulusal sınırların varlığını görmezden geldiğinden ziyade, onun teorisinin ulus devletleri liberalizmin öngördüğü kurumlar olarak değil de aksine liberal teorinin üstesinden gelmesi gereken problemler olarak gördüğü anlamına gelmektedir.’’ (‘’Hayek and Liberalism’’, 2006)
* 19 Ekim 2026 tarihli Karar gazetesinde yayımlanmış olan aynı başlıklı makalenin kısmen düzeltilmiş nihaî versiyonudur.
