Prof. Dr. Mustafa Erdoğan
ÖZGÜRLÜKÇÜ DÜŞÜNCE GELENEĞİ*
I. Giriş
Geçen yüzyılın son çeyreğinde siyasette gerek doktrin gerekse kamu politikası düzeyinde küresel çapta önemli bir değişim gerçekleşti. Kabaca Friedrich A. Hayek’in 1974 yılında Nobel Ekonomi Ödülü almasının sembolize ettiği bu değişim, devletçi-kolektivist siyaset ve iktisat anlayışında büyük bir gedik açar gibi oldu. Böylece 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kamu siyasetinde hâkim hale gelmiş olan “sosyal demokrat konsensüs” gerilemeye, buna karşılık liberal fikirler ve piyasacı eğilimler yükselmeye başladı. Daha sonra totaliter-sosyalist Sovyet sisteminin ve uydularının 1989-90’da çökmesi liberalleşme yönündeki eğilimi güçlendirir gibi olduysa da sanıldığının aksine bu durum, kolektivist düşünce ve özlemlerin itibarını kaybetmesine yol açmadı.
Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra, çökmüş veya iflas etmiş sanılan sosyalist fikirler bugün yeniden popülarite kazanmış görünüyor. Ancak “sosyalizmin çökmesi” kolektivist akımların siyaset sahnesinden tamamen çekilmesiyle sonuçlanmadıysa da özgürlükçü düşüncenin gelişmesini olduğu kadar doktrin ve kamu politikası alanında çalışan düşünce kuruluşlarının ortaya çıkmasını da teşvik etti. Bu arada gerek akademide gerekse akademi dışında yeni özgürlük düşünürleri yetişti veya var olanlar temayüz etti.
Siyasette özgürlükçülük 17. yüzyılda John Locke’la (1632-1704) başlayıp yüzyıllar içinde çeşitli kollardan beslenerek günümüze kadar gelen büyük ve zengin bir düşünce geleneğidir. “Özgürlükçü Düşünce Geleneği”nin Locke dışında beslendiği diğer iki kaynak Immanuel Kant (1724-1804) ile David Hume (1711-1776) ve Adam Smith (1723-1790) başta olmak üzere 18. yüzyıl İskoç Aydınlanması düşünürleridir. Bu gelenek Michael Huemer (d. 1969)[1] tarafından çok genel olarak şu üç değere bağlılıkla tanımlanmıştır: Kişilerin ahlaki eşitliği, bireylerin onuruna ve haklarına saygı ve güç ve şiddet kullanmaya başvurmaktan kaçınma. Daha ayrıntılı bir şekilde belirtmek gerekirse özgürlük geleneğini bireycilik, özgürlük ve kendiliğindenlik, “hayat, hürriyet ve mülkiyet” olarak doğal haklar üçlüsü ve otoriteye karşı kuşkuculuk gibi fikir ve değerler karakterize etmektedir.
Özgürlükçü gelenek başlangıcında “klasik liberalizm”[2] olarak ortaya çıkmış olsa da aşağı yukarı son yarım asırdır klasik liberalizm geleneğin onur ve unvanını kendisiyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu “liberteryenizm”le paylaşmaktadır. Liberteryenizm özgürlükçü düşünce geleneği içinde ancak 1970’lerden itibaren siyaset teorisinde öne çıkmaya başlamıştır ama aslında onun da geçmişi yaklaşık iki asır geriye gitmektedir. Hatta “öz sahiplik” (self-ownership) fikrinin ilk açıklayıcısı olması itibarıyla John Locke’u başlangıç olarak alırsak liberteryenizmin klasik liberalizmle yaşıt olduğu bile söylenebilir.
Bu tarihçeden de anlaşılabileceği gibi, aynı gelenek içinde yer alan “akraba” düşünce akımları olarak klasik liberalizm ile liberteryenizm arasında kesin bir doktriner sınır çizmek zor görünmektedir. O kadar ki gelenek içinde yer alan bir düşünürün bazen klasik liberal bazen de liberteryen olarak nitelendiği durumlar ortaya çıkabilmektedir. Yine de liberteryenizmin özgürlükçü geleneğin temel kavram, ilke ve değerlerine daha katı veya radikal bir bağlılıkla klasik liberalizmden ayrıştığı söylenebilir.[3] Ayrıca, temel argümanlarını ağırlıklı olarak sonuçsalcı (consequentalist) temelde savunan klasik liberalizmden farklı olarak, liberteryenizm daha çok doğal hukuk ve doğal haklar perspektifine bağlı görünmektedir.
II. Özgürlükçü Düşünce Geleneğini Tanımlamak
Bu duruma göre, “özgürlükçü düşünce geleneği” klasik liberalizm, liberteryenizm ve piyasa anarşizminin ortak üst anlatısı olarak görülmelidir. Bu demektir ki, geleneği tanımlayan temel kavram ve değerler her üç öğretinin de paylaştığı özelliklerdir. Bu akımları veya öğretileri birbirinden ayıran ise, esas olarak, bunların her birinin bu değerlere verdiği ve her bir örnekte değişken derecede farklılaşan anlam veya yorumlardır.
Dayandığı felsefi temeller var olmasına rağmen, Özgürlükçü Düşünce Geleneği esas olarak siyasi bir teoridir ve kapsayıcı bir felsefî veya ahlâkî ideal sunmaz. Bunun sonucu olarak bu gelenek herkes için geçerli bir “iyi hayat” tasavvuruna sahip değildir; yani hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair bireylerce izlenmesi zorunlu kapsayıcı bir proje öngörmez.
Şimdi “özgürlükçü düşünce” üst anlatısını tanımlayan ortak değer ve kavramların açıklanmasına geçebiliriz. Bu kavram ve değerleri, önem sırası söz konusu olmaksızın, şöyle belirtebiliriz: bireycilik, öz sahiplik, özgürlük, saldırmazlık, özel mülkiyet, otoriteye karşı şüphecilik (sınırlı devlet), kendiliğinden düzen, piyasa ekonomisi ve hoşgörü.
1. Bireycilik
Özgürlükçü düşünce geleneği bireysel varoluşu toplumun temeli ve ahlâkî değerlendirmenin hareket noktası olarak kabul eder. Her bir birey kendi ayrı amaç, ideal ve çıkarları bulunan, kendisi için bir hayat projesi izlemeye hakkı olan bağımsız birer ahlâkî faildir. Bireycilik kısaca sadece bireylerin ahlâkî eylem öznesi olabileceğini kabul eder; ahlâkî statünün temel taşıyıcıları kolektiviteler değil bireylerdir.
Birey başka kişilerin, toplumun, bir grup veya sınıfın yahut devletin amaçlarını gerçekleştirmesinin bir aracı değildir. Ancak, bireycilik ilkesinin anlaşılımasında klasik liberalizm ile liberteryenizm arasında şöyle bir farkın var olduğu söylenebilir: Klasik liberalizm toplum olarak var olmanın ve ortak iyiliğin bazı gereklerinin bireycilikten bir ölçüde taviz verilmesini gerektirdiğini kabul ederken, liberteryenizm bu konuda daha katıdır. Onlara göre, bireylerin gönüllü eylem ve etkileşimlerine hiçbir şekilde müdahale edilemez.
Her bir bireyin ayrı ahlâkî önemi (“separateness of persons”) kişilerin özgürlük ve haklarına saygıyı şart koşar. Bu çerçevede herkesin kendi hayat projesini, başka bir deyişle kendi iyiliğini ve iyi anlayışını herhangi bir dış müdahaleye maruz kalmadan serbestçe gerçekleştirmeye ilişkin doğal bir hakkı vardır.
Liberal/liberteryen bireyciliği, birey dışında başka bir ortak varlık biçimini ve bireyin doğal toplumsallık eğilimini (sociability) reddeden bir tür nihilizmle karıştırmamak gerekir. Birey elbette toplum içinde, ama onun hem ontolojik hem de ahlâkî anlamda kurucu birimi olarak vardır. Özgürlükçü anlayış bireyler arası dayanışma ve yardımlaşma amaçlı gönüllü oluşumlara karşı değildir. Bu anlayışta toplum aslında bireylerin gönüllü etkileşim, iletişim ve iş birliği ağlarından meydana gelen bir formasyon olarak görüür. Toplum bireysellik ile bireylerin toplumsallık eğiliminin bir kombinasyonudur.
2. Öz-sahiplik
John Locke’tan bu yana genellikle öz-sahiplik (self-ownership) olarak adlandırılan ilke, özgürlükçü geleneğin temel bir felsefî-ahlâkî öncülüdür. Bu kavramla kısaca “bireyin kendisi (kendi bedeni, aklı ve yetenekleri) üzerinde tek egemen” olduğu kastedilmektedir. Her bir kişi kendi aklı ve bedeni üzerinde mutlak kontrol ve yönetim hakkına sahiptir. Bu gelenekte yer alan bazı düşünürler öz-sahiplik ilkesini -kanaatimce daha isabetli olarak- “bireysel egemenlik” (individual sovereignty) olarak adlandırırlar.
Öte yandan, öz-sahiplik veya bireysel egemenlik prensibine klasik liberalizm ile liberteryenizmde verilen ağırlık aynı değildir. Nitekim klasik liberaller öz-sahipliği daha sınırlı olarak benimser ve ona kimi haklı istisnalar getirilebileceğini kabul ederler. Buna karşılık liberteryenler açısından bu ilke aksiyomatik bir değere sahiptir ve neredeyse hiçbir istisna tanımaz. Ayrıca, “hard-core” liberteryenlere göre, bireyin kendi emeğini katarak harici nesneler üzerinde kurduğu mülkiyet, onun öz-sahiplik doğal hakkının bir uzantısıdır.
3. Özgürlük
Özgürlük haricî bir iradenin keyfî müdahalesine maruz kalmadan kendimiz için tercihler yapabilmemiz ve bu doğrultuda eylemde bulunabilmemiz demektir. Kişi özgürlüğü, eylemde bulunurken insanlar tarafından konmuş olan keyfî engellerle karşılaşmadığı zaman tecrübe eder. Özgürlük bir anlamda kendimiz hakkında tercihler yapma ve kararlar almada başkalarının değil sadece kendimizin yetkili olduğu anlamına gelir. Özgürlüğe müdahalenin kötü niyetle (kişiye zarar vermek amacıyla) yapılıp yapılmadığının önemi yoktur; sözde bireyin iyiliği gerekçesiyle (“iyi niyetle”) yapılan müdahaleler (paternalizm) de birer özgürlük ihlâlidir.
Özgürlük insanın amaçlı bir varlık olmasıyla yakından bağlantılı olmakla beraber, bireyler gerçekleştirmeyi isteyebilecekleri amaç ve projelerden bağımsız olarak da, hatta böyle bir projeleri hiç olmasa bile, özgürlükleri üstündeki kısıtlamalara haklı olarak karşı çıkabilirler. Kişinin özgürlüğüne saygı, her bir bireyin bütün diğer birey ve gruplara yöneltebileceği temel ahlâkî iddia ve taleptir. Ayrıca özgürlük ilkesi insanî amaç ve özlemlerimizin çeşitliliğini kabul eder; dolayısıyla özgür toplum zorunlu olarak çoğulcu toplumdur ve devletin topluma belirli bir iyi anlayışını dayatmaya hakkı olduğu görüşünü reddeder.
Bütün bunlardan dolayı gerek klasik liberalizm gerekse liberteryenizm bireysel özgürlükten yana bir karinenin var olduğunu kabul eder. Buna göre, bireyler için özgürlük esas, yasak ve kısıtlama istisnadır. Bu da haklılığı kesin kanıtlarla ortaya konmadığı sürece bireyin özgürlüğünün kısıtlanamayacağı anlamına gelir.
4. Saldırmazlık
Saldırmazlık (nonaggression) prensibi de özgürlükçü düşünce geleneği için aksiyomatik değere sahiptir. Saldırmazlık ilkesi, kişinin kendisine veya mülkiyetine yöneltilen haksız bir saldırıya mukabele etmek için yapılmadıkça, başkalarına karşı cebir veya şiddete başvurulmasını yasaklar. Geleneğin baskın bir teması olan cebir karşısındaki kuşkuculuk, özgürlük ilkesinin bir gereği olduğu kadar saldırmazlık ilkesinin de mantıksal bir paralelidir. John Stuart Mill’in (1806-1873) klasikleşmiş formülü bu ilkenin iyi bir özetidir: “Medenî bir toplumun herhangi bir üyesi üzerinde kendi iradesine karşı güç kullanılması sadece başkalarına zarar verilmesini önlemek amacıyla meşrudur.”
Aslında saldırmazlık ve öz sahiplik ilkeleri aynı gerçeğin iki farklı yüzü olarak görülebilir. Başka bir anlatımla, herkes için geçerli olan saldırmazlık ödevi bireyin öz sahipliğine veya egemenliğine saygının ve onun korunmasının zorunlu kıldığı bir yükümlülüktür. Kişi ne yapacağına başkalarının müdahalesi olmaksızın karar veremediği ve kararını cebrî bir müdahaleye maruz kalmadan uygulayamadığı sürece kendinin sahibi veya egemeni olamaz.
5. Hoşgörü
Tarihsel olarak hoşgörü ilkesi Batı dünyasında farklı inanç, kanaat ve hayat tarzlarına sahip olan grupların barışçı bir şekilde bir arada yaşamalarını mümkün kılma arayışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde Özgürlükçü Gelenek içinde hoşgörü ilke ve erdemini en çok öne çıkaran ve kendi özgürlük sisteminin merkezine yerleştiren düşünür Chandran Kukathas’tır (d. 1957).
Hoşgörü, kısaca, başka birinin onaylanmayan davranışını değiştirmek için güç kullanılmasının reddedilmesidir. Hoşgörüyü temel bir erdem yapan, kişinin onaylamadığı davranışı engelleme gücüne sahip olduğu hâlde bunu yapmaktan kaçınmasıdır. Farklı veya muhalif inanç, düşünce veya hayat tarzını güç aracılığıyla bastırmayı reddetmek suretiyle, hoşgörü ilkesi şiddetin yerine akılcı kanıt yoluyla iknayı geçirmektedir. Özgürlükçü Düşünce Geleneği açısından hoşgörü ilkesi saldırmazlık aksiyomunun mantıkî bir uzantısı veya başka bir anlatımı olarak da görülebilir. Klasik liberaller, liberteryenler ve özgürlükçü anarşistlerin kendi hayat tarzlarını devlet gücü kullanarak başkalarına dayatmaktan kaçınmaları hoşgörü ilkesiyle de tutarlıdır.
6. Özel Mülkiyet
Mülkiyet hakkı özgürlükçü geleneğin farklı ekollerini birleştiren temel bir hak, özel olarak liberteryenler ve piyasa anarşistleri için öz sahiplikten türeyen doğal bir haktır. Özel olarak klasik liberaller ise mülkiyet hakkını daha çok bireye içinde serbestçe hareket edebileceği dokunulmaz bir alanı garanti ettiği için (“mülkiyeti kişinin kalesidir”) vazgeçilmez önemde görürler. “Özel mülkiyet, üretim araçları üzerindeki kontrolü aracılığıyla kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolü” anlamına gelir. Böylece bireyin mülkiyetinin sınırları onun egemenlik alanının sınırlarını belirler.
Her halükârda özgürlükçüler için mülkiyet hakkı lehine bir karine vardır; yani bunu haklı gösteren zorlayıcı bir sosyal ihtiyaç veya benzer bir istisnaî durum var olmadığı sürece kişinin meşru olarak elde edilmiş olan mülkiyetine dokunulamaz. Bu arada liberteryenler ve anarko-kapitalistler meşru olarak elde edilmiş olan zenginliğin devlet eliyle yeniden dağıtımına, bunun bireyin öz sahiplik hakkının reddi anlamına geldiği gerekçesiyle karşı çıkarlar. Nitekim Robert Nozick (1938-2002) zenginliğin yeniden dağıtımını amaçlayan politikaların sonuçları bakımından “zorla çalıştırma” (forced labour) niteliğinde olduğunu savunmuştur.
7. Otoriteye Karşı Şüphecilik
Özgürlükçü geleneğin karakteristik özelliklerinden biri de otoriteye, özellikle de siyasi otoriteye şüpheyle yaklaşmasıdır. Lord Acton’ın ünlü dictum’unda ifade edildiği gibi: “İktidarın [insanı] tefessüh ettirme eğilimi vardır, mutlak iktidar ise mutlaka tefessüh ettirir.” Otoriteye karşı şüphecilik özgürlük geleneğinin ortak bir özelliği olsa da, diğer ilkeler konusunda olduğu gibi bu ilkeye bağlılığın derecesi bakımından da özgürlükçülerin kendi aralarında önemli farklar vardır. Bu konuda en radikal olanlar, siyasî otoriteyi kategorik olarak reddeden ve devletsiz toplumdan yana tutum alan Murray Rothbard (1926-1995), David Friedman (d. 1945) ve Michael Huemer gibi özgürlükçü anarşistlerdir. Özgürlükçü anarşistler devletin bireylere emir verme yetkisi bulunmadığını, başka bir anlatımla kişilerin devlete itaatle yükümlü olmadıklarını ileri sürerler.
Öte yandan, liberteryenler arasında devletin gerekliliğini reddetmeyenler de devletlerin en azından hâlihazırda yaptıkları şeylerin birçoğunu yapma otoritesine sahip olmadıkları kanaatindedirler. Başta Robert Nozick ve Ayn Rand (1905-1982) olmak üzere anarşist olmayan liberteryenler sadece, otoritesi güvenliğin sağlanması ve sözleşmelerin uygulanmasıyla sınırlı (savunma, iç güvenlik ve yargıdan ibaret) olan minimal bir devletin meşru olduğunu savunurlar. Ludwig von Mises (1881-1973), Friedrich Hayek (1889-1992) ve Milton Friedman (1912-2006) gibi klasik liberaller ise otorite konusundaki tutumları en ‘’ılımlı’’ olan özgürlükçü düşünürlerdir. Bunlar devleti bireylerin negatif haklarının korunması ve toplumsal düzenin tamamen çökmemesi için zorunlu olan bir kötülük olarak görürler. Klasik liberaller sınırlı ama Nozick’in ve Rand’ın öngördüğünden daha kapsamlı görevleri (büyük altyapıların inşası gibi piyasada özel yoldan karşılanamayan mal ve hizmetlerin sağlanması) olan, hukukun üstünlüğüne bağlı ve anayasal sınırlar içinde işleyen bir devletten yanadırlar.
Özgürlükçülerin siyasi otoriteye karşı şüpheciliklerinin ahlâkî olduğu kadar pratik nedenleri de vardır. Klasik liberaller ve liberteryenler, James Buchanan’ın (1919-2013) fikrî önderliğini yaptığı “kamu tercihi okulu”nun ayrıntılı analizlerine de dayanarak, politikacılar ile bürokratların iddia edildikleri veya varsayıldıkları kadar akıllı ve hayırhah (münhasıran “kamusal ruh”la hareket eden ve çıkar gütmeyen) insanlar olmadıklarını savunurlar. Onlara göre, politikacılar da bizim gibi zaafları olan sıradan insanlardır, dolayısıyla hayatlarımızı ve işlerimizi yönetmekte bizden daha iyi değildirler.
Özellikle özgürlükçü anarşistlerin ve liberteryenlerin siyasî otorite (devlet) karşıtlığının arkasındaki en temel ahlâkî gerekçe, onların bu geleneğin bireyin kendisi üzerindeki egemenliği (öz-sahiplik) düşüncesine bağlı olmalarında saklıdır. Locek’un Second Treatise of Government’ta (1689) yazdığı gibi: Bütün insanlar ‘’aralarında tâbiyet ilişkisi olmaksızın eşittirler. İnsanların hepsi doğuştan özgür, eşit ve bağımsız olup, hiçbir kimse kendi rızası olmaksızın bu statüden çıkarılarak başka birinin siyasî iktidarına tâbi kılınamaz.’’ Bu nedenle, bireyin eşitlik ve egemenliği ilkesi bir devletin veya ulusun bireyin üzerinde egemenlik kurmaya hiçbir hakkı olmadığını ima eder.
8. Kendiliğinden Düzen
Özgürlük geleneğinin ana temalarından olan, toplumun kendiliğinden bir şekilde gelişmiş ve siyasî otoriteden bağımsız olarak var olan bir düzen teşkil ettiği düşüncesi John Locke’a ve İskoç Aydınlanması düşünürlerine kadar geri gider. Adam Smith’ten Ludwig von Mises ve Friedrich Hayek’e ve onların günümüzdeki takipçilerine kadar bu geleneğe bağlı düşünürler toplumu karşılıklı yarara dayanan gönüllü bir iş birliği düzeni olarak görürler.
Locke toplumsal düzenin devletle ortaya çıkmış olmadığını, devletli topluma geçilmesinin doğal özgürlük şartlarında var olan düzeni sadece pekiştirdiğini varsayıyordu. Ondan seksen küsur yıl kadar sonra ‘’Milletlerin Zenginliği’’nde (1776) Adam Smith de ‘’görünmez el’’ kavramıyla, özel olarak piyasanın işleyişinde somutlaşan kendiliğinden düzene dikkat çekmişti. Kendiliğinden düzen öğretisi mülkiyet, piyasalar, hukuk, dil ve para gibi toplumsal kurumların ve bizatihi toplumun hiçbir kimse veya akıl tarafından tasarlanmaksızın bireyler arası özgür etkileşimlerin ürünü olarak kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkmış olduklarını kabul eder.
Toplumun varlığını devlete borçlu olmadığı düşüncesinin en özlü anlatımlarından birini The Rights of Man (1792) adlı eserinde Thomas Paine şu şekilde yapmıştır: ‘’İnsanlar arasında hüküm süren düzenin büyük kısmı devletin eseri değildir. Kökeni toplumun prensiplerinde ve insanın doğal yapısında olan bu düzen devletten önce mevcuttu ve devlet resmen kaldırılsaydı da var olmaya devam ederdi. İnsanın insana karşılıklı bağımlılığı ve ortak çıkarları ile medenî toplumun bütün unsurlarının birbirine bağımlılığı bu düzeni bir arada tutan bağlantı zincirini yaratır.’’
9. Serbest Piyasalar
Serbest piyasa, iktisadi aktörlerin arasındaki gönüllü mal ve hizmet mübadeleleri sürecinin bir sonucu olarak kendiliğinden doğan bir düzen örneğidir. Piyasa ekonomisi, Mises’in anlatımıyla, “üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iş bölümü sosyal sistemidir.” Piyasa ekonomisinin temeli mülkiyet hakkı ve sözleşme özgürlüğüdür. Başka bir deyişle, piyasa mübadelesi özgürlüğün ekonomideki somutlaşmasıdır.
Özgürlük Geleneği, piyasa ekonomisinin hem özgürlüğün (bireylerin özgür etkileşim ve iletişiminin) bir sonucu olduğunu hem de zenginlik ve refah üretiminin en etkin kurumsal aracı olduğunu kabul eder. Piyasa ekonomisinin sağladığı insan üretkenliğindeki artış sayesinde insanlar fiziki ihtiyaçlarını daha az zaman ve emek harcayarak karşılayabilir hale gelmekle kalmamış; bu yolla sağlanan iktisadî gelişme aynı zamanda insanların manevî ve kültürel olarak kendilerini geliştirmeleri için boş zamana sahip olmalarını da mümkün kılmıştır. Loren Lomasky’nin (d. 1947) liberteryen tasavvurundaki “proje-izleyici” bireylerin kendilerini gerçekleştirebilmeleri ve kendi hayat projelerini uygulamaya geçirebilmeleri büyük ölçüde onların serbest ekonomik faaliyet yoluyla elde edecekleri zenginliğin sağlayacağı araçlara bağlıdır.
Ancak Özgürlük Geleneğine bağlı bütün düşünürler ve kamu politikası uzmanları piyasaların serbestlik derecesi konusunda tamamen aynı fikirde değildir. Piyasaya devlet müdahalesinin meşru olup olmadığı ve eğer meşru ise bu müdahalenin ne kadar ileri gitmesi gerektiği konusunda Geleneğin kendi içindeki tartışma devam etmektedir. Özgürlük düşünürlerinin bu konudaki tutumları, otoriteye karşı şüphecilik konusunda aldıkları tutuma kabaca paraleldir. Daha açık olarak belirtmek gerekirse, Rothbard ve anarko-kapitalist takipçileri piyasaların işleyişine devlet müdahalesini kategorik olarak reddederken; Mises, Hayek, Friedman ve Buchanan gibi klasik liberaller ulusal savunma ile “hukuk ve düzen”in sağlanması (ordu, mahkemeler ve polis) dışında da devletin tedarik etmesi gereken “kamusal mal ve hizmetler”in var olduğunu -değişken derecelerde olmak üzere- kabul ederler. Nozick ve Rand gibi liberteryenlere gelince, onlar anarşistlerden farklı olarak devletin zorunlu olduğunu kabul ederler, ama klasik liberallerden farklı olarak da devletin bireylerin doğal haklarını korumak ve sözleşmelerin uygulanmasını sağlamaktan fazlasını yapmaması, bu arada piyasalara da müdahale etmemesi gerektiğini savunurlar.
* Bu makalenin biraz farklı bir versiyonu Özgürlük Dergisi, Sayı 01, Kış 2026, ss. 13-20’de yayımlanmıştır.
GENEL OKUMA LİSTESİ
Norman P. BARRY, On Classical Liberalism and Libertarianism, 1986
Donald J. BOUDREAUX ve Randall G. HOLCOMBE, The Essential James Buchanan, 2021.
Mustafa ERDOĞAN, ‘Siyasî Düşüncede Özgürlük Geleneği ve Modern Liberteryenizm’’, Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, Cilt 18, sayı 1 (2016).
David FRIEDMAN, The Machinery of Freedom, 1971.
Milton FRIEDMAN, Capitalism and Freedom, 1962.
John HASNAS, Common Law Liberalism, 2024.
Friedrich A. HAYEK, Hukuk, Yasama ve Özgürlük, 2013.
Michael HUEMER, The Problem of Political Authority, 2013.
John LOCKE, Second Treatise of Government, 1689.
Chandran KUKATHAS, The Liberal Archipelago, 2003.
Jacob. T. LEVY, Rationalism, Pluralism, and Freedom, 2015.
Loren E. LOMASKY, Persons, Rights, and the Moral Community, 1987.
Eric Mack, Libertarianism, 2008.
John S. MILL, On Liberty, 1859.
Ludwig von MISES, Human Action, 1949.
Robert NOZICK, Anarchy, State, and Utopia, 1974.
James R. OTTESON, The Essential Adam Smith, 2019.
Aaron R. POWELL & A. R. Babcock, G. (ed.), Arguments for Liberty, 2016.
Ayn RAND, Capitalism: The Unkown Ideal, 1966.
Murray N. ROTHBARD, The Ethics of Liberty, 1982.
Aeon J. SKOBLE, The Essential Robert Nozick, 2020.
David SCHMIDTZ, Living Together, 2023.
Adam SMITH, Milletlerin Zenginliği, 2022/1776.
George H. SMITH, The System of Liberty, 2013.
Matt ZWOLINSKI & John TOMASI, The Individualists, 2023.
[1] Michael Huemer, ‘’Ethical Intuitionism’’, Aaron R. Powell & Grant Babcock (ed.), Arguments for Liberty (2016), 259-299; s. 278.
[2] Klasik liberalizm hakkında, bkz. Norman P. Barry, On Classical Liberalism and Libertarianism (London: Palgrave Macmillan, 1986); Mustafa Erdoğan, ‘’Liberalizme Yeniden Bakış: Tarihi ve Felsefî Temelleri ‘’ Liberal Düşünce, No. 56 (2009), ss. 7-31; George H. Smith, The System of Liberty: Themes in the History of Classical Liberalism (Cambridge University Press, 2013).
[3] Liberteryenizm hakkında, bkz. Matt Zwolinski & John Tomasi, The Individualists: Radicals, Reactionaries, and the Struggle for the Soul of Libertarianism (Princeton University Press, 2023); Eric Mack, Libertarianism (2008); Mustafa Erdoğan, ‘’Siyasi Düşüncede Özgürlük Geleneği ve Modern Liberteryenizm’’, Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, Cilt 18, Sayı 1 (2026), ss. 1-23.
