Bireyselliğin öne çıktığı modern toplum ve hayat tarzı ile cemaatçi teşekkül ve eğilimlerin bağdaşmadığı en azından Ferdinand Tönnies’in ünlü eseri Gemeinschaft und Gesellschaft‘dan (Cemaat ve Cemiyet, 1887) buyana yaygın olarak kabul edilmektedir. Tönnies sanayi toplumunun aile başta olmak üzere dayanışmacı-cemaatçi yapıları geriletirken modern bireyci toplumu öne çıkardığını ileri sürmüş ve bunu nahoş bir gelişme olarak görmüştü.

Bugünden geriye baktığımızda, Tönnies’in tezi ancak kısmen doğrudur: Günümüz toplumlarında bireyci ve gönüllülük esasına dayanan gruplaşmalar baskın olmakla beraber, geleneksel cemaatçi eğilimler ve gruplar tamamen ortadan kalkmış da değildir. Nitekim bugün en fazla bireyci oldukları varsayılan Batı toplumlarında kült boyutuna varan cemaatçi örgüt veya grup örneklerine rastlandığı gibi, genel olarak ta komüniteryen zihniyet ve oluşumlar ortadan kalkmamış, hatta yer yer kolektivizm boyutuna varan toplulukçu eğilimler daha fazla rağbet görmeye başlamıştır. 

Esasen cemaatçi formasyon ve mekanizmaları içermeyen saf birey(sel)ci bir toplum tasavvuru gerçekçi olmaktan uzaktır. En azından liberal normativite açısından cemaatçi yapıların var olma hakkı reddedilemez. Özgürlükçü siyaset filozofu Loren Lomasky’nin belirttiği gibi: ”[Kast, cemaat, sınıf, din, milliyet veya akrabalık grubu gibi] tercih eseri olmayan mensubiyetlerin pek çok kimseye tatminkâr ve yaşanmaya değer hayatlar için tutunacak bir yer sağladıkları inkâr edilemez; liberal ilkeler de insanların [bu şekilde] kendi sınırları içinde hoşnutluk tercihlerine müdahale edilmesini yasaklar. Klasik liberalizmde ‘özgür olmaya zorlamak’ diye bir şey yoktur. Ama pek çok kişi için, içine doğdukları statünün tatminkâr olmadığı ve kendi iyi anlayışlarına ters düştüğü de aynı şekilde inkâr edilemez. Bundan dolayı, liberal ilkeler insanların çıkış [ayrılma] seçeneğini kullanma kapasitelerine müdahale edilmesini de aynı şekilde yasaklar.’’

Ülkemizdeki komünite karşıtı önyargının esas nedeni Türkçe’deki ‘’cemaat’’ kelimesinin otomatik olarak dinî komüniteyi, dinin de bağnazlığı çağrıştırmasıdır. Oysa, ‘’komünite’’ (community) felsefî-ideolojik değil, esas olarak yapısal bir kavramdır. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, ülkemizde ve başka yerlerde seküler hayat tarzına sahip veya seküler amaç güden fakat yapısal bakımdan cemaatçi nitelikte olan örgütler veya sosyal gruplar da vardır.

Türkiye’de genelde ‘’cemaat’’ olarak adlandırılan gruplar iç yapıları bakımından esas olarak ‘’dinsel kardeşlik ve dayanışma topluluğu’’ gibi nispeten ‘’yumuşak’’ veya ‘’esnek’’ yapılı olanlardan ‘’katı’’, hatta totaliter yapılı olanlara uzanan ciddî bir çeşitlilik göstermektedir. Seküler olanları gibi, bu grupların da bir kısmı bireysellik ve gönüllü katılımı tamamen reddetmeyen daha sivil bir nitelik taşırken, bir kısmı da örgüte veya liderliğe tapınma derecesinde bağlılığın tanımladığı katı hiyerarşik bir özellik göstermektedir. 

Ülkemizde özellikle ‘’çağdaş yaşam tarzı’’nı bayraklaştırmış olan okumuş-yazmış seküler kesimler genel olarak dinî cemaat ve tarikatları modern toplumda var olmaması gereken ‘’geri’’ veya ‘’çağdışı’’ oluşumlar olarak görmektedir. Bundan dolayı, kendilerini ‘’çağdaş’’, ‘’ilerici’’, ‘’akılcı’’ filan gören okumuş-yazmışlar ile kimi devlet fonksiyonerleri arasında dinî cemaatlere karşı kökleşik bir histerik tutum var; onlar bu gibi teşekküllerin var olma hakkını kategorik olarak reddediyor ve devlet tarafından yasaklanmalarını istiyorlar.

Bu tutum ahlâkî temelden yoksun olması bir yana, sosyolojik bir fenomenin devlet cebriyle bertaraf edilebileceğini varsayması bakımından da naiftir. Ahlâkî temelden yoksundur, çünkü J. S. Mill’in yazdığı gibi, ‘’hiç bir kişi veya grup başka bir yetişkin insana onun kendi iyiliği için kendi hayatıyla yapmayı tercih ettiği şeyi yapmamasını söylemeye yetkili değildir.’’

Bu çerçevede, hayatını bir dinî veya ruhanî bir otoritenin –örneğin, bir şeyhin- rehberliğinde yaşamayı anlamlı bulan, hatta onun talimatlarını sorgusuz-sualsiz yerine getirmekten mutlu olan kişiye, başka kişiler yanında devletin de karışma hakkı yoktur. Aynı durum kendisi gibi düşünenlerle birlikte, bireysel özerkliği tanımayan bir komün hayatı yaşamak isteyen sekülerler için de geçelidir. Liberal yaklaşım burada sadece o kişinin bu durumunun zora dayanıyor olma ihtimalinden endişe edebilir. Bunun da pratik gereği, devletin kişilerin mensubu oldukları grup, cemaat veya topluluklardan ‘’çıkış hakkı’’nı garanti etmesinin şart olduğudur.

Kendi bilgisel ve zihinsel donanımlarına göre ‘’anlamlı’’ veya ‘’değerli’’ bir hayat peşindeki insanların aynı görüşü paylaşan başkalarıyla ortak bir varoluş tarzında birleşmelerini kriminalize etmenin yanlış olduğunu savunmak elbette bu gibi topluluk veya grupların hukuktan büsbütün muaf olduklarını savunmakla aynı şey değildir. Daha açık bir deyişle, haksız fiil veya suç işlemek suretiyle başkalarına zarar veren cemaat mensuplarına hukukî ve cezaî müeyyide uygulanmasında prensip olarak bir yanlışlık yoktur. Şu şartla ki, mer’î hukuk sistemi doğru anlamda ‘’hukuk’’la uyumlu, yani ‘’hukukun evrensel ilkeleri’’ne bağlı ve adil olmalı ve herkese eşit olarak uygulanmalıdır. (Diyalog, 23 Ağustos 2026)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir