‘’Halk’’, ‘’millet’’, ‘’sınıf’’ gibi kollektivite kavramları gündelik siyaset dilinin vageçilmez araçlarıdır. Bu kavramlara sıkça atıfta bulunulmasının, kitleleri taraftarı olunan siyasî ve ideolojik davalara cezbedeceği ve daha çok taraftar kazandıracağı umulur.

Bu yolla ne ölçüde taraftar kazandıkları bir yana, ben öteden beri siyasî-ideolojik yelpazenin gerek sağında gerekse solunda bu kavramları hararetle kullananların önemli bir kısmının bir anlamda samimiyetsiz davrandıklarını düşünürüm. Bunu derken siyasetçiler ile ideologların kategorik olarak inanmadıkları şeyleri söylediklerini kastetmiyorum. Evet, bu gibi samimiyetsizler elbette her zaman vardır. Ama bu kavramları sembolleştirenler ‘’halk’’ın, ‘’millet’’in veya ‘’emekçi sınıf’’ın iyiliğine çalıştıklarına samimiyetle inanıyor olsalar bile bu tür bir söylemde halâ bir sorun vardır.

Şunu anlatmak istiyorum: ‘’Halk’’ını, ‘’millet’’ini veya ‘’sınıf’’ını yücelten ve sembolleştirenlerin gerçekte bu kollektiviteleri oluşturan somut, kanlı-canlı insanların iyiliğini düşündükleri kesin olmayabilir. Veya bu konuda samimi olsalar bile, önerdikleri ideolojik programların halkı, milleti veya sınıfı oluşturan bireylerin iyiliğine hizmet etmeye gerçekten elverişli oldukları kuşkuludur. Başka bir deyişle, ‘’halk’’ın, ‘’millet’’in veya ‘’emekçi sınıf’’ın kavramını sevmek ile bunların atıfta bulundukları gerçek insanları sevmek veya bu insanların kaderini dert ediniyor olmak aynı şey değildir.

Nitekim brçok durumda, bu kolektivist romantizm gerçekte o kollektiviteleri oluşturan bireylerin iyiliğine veya çıkarına işlemez. Daha somut olarak, örneğin milliyetçi ideoloji örneğinde ‘’milletini’’ seven ve onun iyiliğini düşünen bir kişinin gerçekte o milletin fertlerinin veya en azından onların bir kısmının iyiliği hiç umurunda olmayabilir. Kısaca, milletinizi çok severek önerdiğiniz veya izlediğiniz politikalarla gerçek millete (onun fertlerine) pekalâ zarar verebilirsiniz.

‘’Ne yaman bir çelişki!’’  

Aşağıda ünlü popüler tarihçi Paul Johnson’ın (1928-2023) benzer bir fikri işleyen ve rahmetli Prof. Aydın Yalçın (1920-1994) tarafından Türkçeye çevrilip (15 Şubat 1987’de Yeni Forum dergisinde) yayımlanmış olan makalesinden bir parçayı (ufak-tefek düzeltmelerle) dikkatinize sunuyorum. (İsteyenler makalenin tamamını, Atilla Yayla’nın derlediği Sosyal ve Siyasal Teori: Seçme Yazılar [1994] adlı kitaptan takip edebilirler):

‘’Kanımca düşünen insanları iki kategori altında sınıflandırmak doğru olur. Bir kısmı insanların kaderi ile ilgilenir, onlara yardımcı olmak ister; öteki kısmı ise yalnızca ‘insanlık’ fikriyle ilgilenir. Birinci guruba mensup olanlar pragmatistlerdir ve aralarından en iyi devlet adamları çıkmıştır. İkinci gruptakiler ise aydınlardır. Bu katgoridekilerin fikirlerle olan bağlarında heyecan ve iptilâ ile birlikte bir de geleceğe yönelik program varsa, işte o zaman bu aydınların ellerine geçirdikleri iktidarı şu veya bu şekilde kötüye kullanacaklarını söyleyebiliriz. Çünkü bu tür aydınlar yönetime yol gösterecek fikirlerin, halkın ne istediğini, nasıl davrandığını bizzat görüp öğrenmek suretiyle halk tabanından kaynaklanmasını beklemezler; aksine bu fikirlerin inandıkları temel prensiplerden mantık yoluyla çıkarılıp bunların tepeden inme şeklinde halka, kadın-erkek yaşayan fertlere empoze edilmesini isterler.

Hemen hemen bütün aydınlar fark gözetmeden insanları sevdiklerini, insanların mutluluğu ve ilerlemesi için çaba sarfettiklerini ileri sürerler. Fakat onların sevdikleri (daha doğrusu meftun oldukları) şey, ‘insanlık’ fikridir, yoksa onu oluşturan tek tek bireyler değil. Onlar genel olarak insanlığa aşıktırlar, fakat somut olarak onun içinde bulunan tek tek kadın ve erkeklerden oluşan bireylere değil. İnsanlığı fikir olarak sevmekle başlayıp insanlık için yararlı çözümleri de yine fikir olarak ortaya koyarlar. İşte tehlike buradadır; çözüm getirdiği söylenen fikirlere karşı çıkan insanlar önce insanlığı temsil etmedikleri ileri sürülerek görmezlğkten gelinir, sonra bu fikri engellemeye devam edince de onlara artan düşmanlıkla muamele edilir ve  ‘genel olarak insanlık’ın düşmanı olarak kategorize edilirler. Zamanının tipik bir dik-kafalı entellektüeli olan şair Auden’in [1907-1973] ‘zorunlu cinayetler’ dediği şeyin yolu böylece açılmış olur. Lenin’in deyimiyle, ‘sınıf düşmanlarının tasfiyesi’ ve nihayet Nazilerin ‘nihaî çözüm’ adını verdikleri Musevileri gaz odalarında imha süreci  işte bu entellektüel iddianın doğal ve mantıkî bir sonucu olmuştur.

Başkalarının görüşlerine ve inançlarına karşı gösterilen bu duyarsızlık soyut düşüncelerine ihtirasla bağlılık duyan bu tiplerin göze batan özellikleridir. Çünkü onların öncelikli dikkat odağı, doğal olarak, bu fikirlerin kendi kafalarındaki evrimidir; onlar tam anlamıyla benmerkezi hale gelirler. Bu tip aydının kayıtsızlık veya da husumetiyle karşılaşanlar yalnızca onların soyut insanlık için hazırlamış oldukları planlara karşı çıkanlar değildir; aynı zamanda kendi çevresinde yer alıp ta kendilerine biçilen rolleri kendi hayatlarında oynamak istemeyenlerdir.

Batı dünyasının önde gelen entellektüellerinin hayatlarını daha fazla inceledikçe, bunlarda soyut fikirlerin kalpsizliği diyebileceğim ortak ve daha ağır bir afetin tahribatını daha iyi anlıyorum. Yeni seküler entelektüelin yükselişi bazı dikkate değer örnek tipler ortaya çıkarmıştır.

Şair Shelley (1792-1822) Anglo-Sakson dünyasında modern, Batılı-ilerici aydının bir prorotipiydi. O entellektüellerin kamusal olayları etkileme hakkı düşüncesini ilk ortaya atan kişiydi.  Ona göre şairler -ve onlarla birlikte mütalâa edilmesi gereken entellektüel sınıf- hakikî kanun koyucuydu; çünkü entttttellektüellerin onun bağlılığı sadece fikirlereydi, ve dünyevî insanlarla ve alelade işlerle ilgilenmezlerdi: Onlar çıkar gütmezdi. Fakat Shelley kendi hayatında ‘ilerici’ aydınların karakteristik bir zaafı olarak görülebilecek olan şeyi sergilemiştir: Genel hayırhahlığını somut davranışlarıyla eşleştirememesi.’’

Evet, makalenin devamında yazar P. B. Shelley, K. Marx, S. Freud ve A. Rand’ı ‘’insanlığın kalpsiz aşıkları’’ kalıbının değişik derecelerdeki örnekleri olarak ele almaktadır. (Diyalog, 2 Ağustos 2026)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir