Modern insanın dişünüş tarzını modernlik öncesi zihniyetten ayıran başlıca özelliklerden biri, doğal ve toplumsal çevre karşısında takındığı aktivist tutumdur. Oysa modern çağdan önce insanlar genellikle geleneksel toplumsal-siyasal düzeni ve kültürel pratikleri değişmez sanır, ‘’böyle gelmiş böyle gidecek’’ diye düşünürdü. Kendileri dışındaki dünyaya müdahale edemeyeceklerini düşündükleri için de kanaatkârdılar.

Geleneksel toplumda, ‘’insanlar içinde yaşadıkları sosyal, siyasî ve iktisadî düzeni olduğu gibi kabul eder ve tartışmazlardı. Halbuki bu insanların birçoğu fakir, hasta veya baskı altındaydılar, sonuç olarak mutsuzdular. Onların çoğu mutsuzluklarını ya şanssızlık, kötü sağlık şartları, düşmanların tertipleri, adaletsiz bir efendi veya yönetici gibi somut ve tesadüfî olaylara, ya da insan tabiatı veya Tanrı’nın iradesi gibi uzak, genel ve değiştirilemez sebeplere bağlıyorlardı.’’ (Albert O. Hirschman, ”Rival Interpretations of Market Society”, 1982).

İnsanın tabiî ve beşerî çevresine dönük bu pasif tutumu ancak modern çağda değişmiş, özellikle 18. yüzyıldan itibaren toplumsal düzenin insanın mutsuzluğunun önemli bir sebebi olabileceği fikri yerleşmiştir. Bu zihniyet dönüşümüyle birlikte insanlar içinde yaşadıkları olumsuz şartlar, özellikle de insan yapısı olanlar karşısında aktif bir tutum benimsemeye, mutlu ve müreffeh bir hayat için namüsait olan çevre şartlarını bilinçli olarak değiştirmeye başlamışlardır.

Ancak bu zihniyet dönüşümünün günümüzde evrensel bir gerçek haline gelmiş olduğunu söylemek fazlaca iyimserlik olur. Bugün Batı-dışı toplumlar arasında söz konusu pasif zihniyetin tümüyle ortadan kalkmadığı birçok örnek vardır. Bu arada Türkiye toplumunda da modernlik öncesine özgü bu gelenekçi-pasifist zihniyetin etkisinin şu veya bu ölçüde halâ korunduğu söylenebilir.

Belirtmek gerekir ki, insanın çevresi karşısında pasif olmaktan kurtulması aktivizmin her türünün sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Başka bir deyişle, aktif tutumun da makul sınırları vardır, insanın bu konuda ne kadar ileri gidebileceğinin idrakinde olması gerekir. Aktivizmin sınırlarını doğa karşısında ve toplumsal çevre karşısında olmak üzere ayrı ayrı ele alabiliriz.

İlk olarak, insanoğlunun kendi hayatını kolaylaştıracak, refah ve mutluluğunu artıracak şekilde doğal çevreye müdahale etmekten tamamen kaçınamayacağıı açıktır. Her şeyden önce, refah üretimi için insanın doğal kaynaklara olan ihtiyacı baş döndürücü teknolojik gelişme sayesiinde azalmış olsa da ortadan kalkmış değildir. Onun için, doğaya müdahaleyi insanlığın dünya üzerinde güvenli ve sürdürülebilir varlığının zeminini tahrip edecek ölçüye vardırmaktan da kaçınılmalıdır.

Toplumsal çevre karşısında aktivizme gelirsek, burada da biz insanlara tevazuyu telkin eden kimi kısıtlarla karşı karşıyayız. Toplumsal yapı ve süreçlere müdahale etmenin de -derecesi ve niteliği bakımından- bazı moral sınırları vardır. Modern insan toplumun ve evrimsel gelişmenin ürünü olan ‘’kurumlar’’ın bilinçli tasarım yoluyla istediğimiz gibi yoğurabileceğimiz, toptan değiştirebileceğimiz fenomenler olmadığının yeterince farkında değildir.  Toplumsal dünyaya müdahalenin topyekun bir dönüşüm projesi halini almasının hem toplumsal dinamiklerin işleyişini çarpıtmak hem de bireysel özgürlükleri tahrip etmek gibi hayatî riskleri vardır.

Pozitivist zihniyetiin – daha genel olarak ta ‘’kurucu akılcılık’’ın- etkisiyle, özellikle aydınlar ve ideolojik gruplar arasında toplumun mühendislik konusu olabilecek bir nesneymiş gibi bilinçli olarak tasarlanıp yeniden kurulabileceği düşüncesi yaygındır. Aynı ‘’ölümcül kibir’’in tahrik ettiği benzer bir zihinsel sapma da hukuk, dil ve piyasalar gibi kendiliğinden işleyen süreçlerin ürünü olan toplumsal fenomenlere bilinçli tasarım yoluyla istendiği gibi şekil verilebileceği düşüncesidir. Oysa bu toplumsal ‘’kurumlar’’a ancak kendi işleyiş mantıklarına ters düşmeyen kısmî ve ölçülü müdahaleler yapılabilir.

Aksi halde ortaya çıkacak işlevsel bozukluklar bunlarıın kötürümleşmesine ve üstesinden gelinmesi zor olan yeni problemlerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu arada, toplumsal hayatı planlama düşüncesi, toplumu oluşturan birey ve grupların statüsünü belirlemek ve onlara roller biçmek suretiyle bireylerin özgürlüğünü ve ahlâkî fail olma kapasitelerini tahrip edebilir.

Ondokuzuncu yüzyılın öncü positivist düşünürü Saint-Simon’un ünlü mühendislikçi toplumsal-siyasal  projesi bu tür bir girişimin tipik bir örneğidir. Keşfettiğini sandığı uygarlığın gelişiminin ‘’evrensel yasaları’’nın gerektirdiği tek bir amaca göre ve esas olarak fen bilimlerinin sağladığı bilginin kılavuzluğuna güvenerek toplumu yeniden organize edecek ‘’bir siyasî düzen’’ kurmayı hedefleyen Saint-Simon’un ‘’müphem ve metafizik’’ olarak nitelediği özgürlük düşüncesinden hazzetmemesi (F. A. Hayek, Counter-Revolution of Science, 1952, s. 134, 136) bu bakımdan çok anlamlıdır.

Yeni bir insan ve yeni bir toplum ‘’yaratma’’ amacı güden bu türden aşırı iddialı projelerin, başta eski Sovyetler Birliği olmak üzere uygulamaya konduğu her yerde özgürlüğün tahribiyle sonuçlanmış olması da şaşırtıcı değildir. (Diyalog, 19 Temmuz 2026)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir