Aşağı yukarı birbuçuk yıldır ülkenin başlıca siyasî gündemini resmî adı ‘’Terörsüz Türkiye’’ olan sürecin oluşturduğu malum. Ne var ki, kabaca TBMM özel Komisyonunun raporu ortaya çıktıktan bu yana süreç adeta durmuş gibi. 30 Nisan’da DEM Parti’den yapılan açıklama da onların da meseleyi böyle gördüklerini düşündürmektedir.
İlginç olan, hal böyleyken, yani sürecin fiilen duraklamasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halâ ‘’Terörsüz Türkiye yürüyüşünün daha da hızlanacağı’’nı söyelemeye devam etmesidir. Erdoğan bu açıklamayı yaptığı 28 Nisan’daki konuşmasında ayrıca Komisyon raporunun onaylanmasıyla birlikte daha hassas yönetilmesi gereken yeni bir aşamaya gelindiğini ifade etti ve ‘’kazasız-belasız’’ geçilmesini istediklerini söylediği süreçle ilgili ‘’karamsar senaryolar’’ üreten çevreleri de eleştirdi.
Öyle görünüyor ki, devlet ve hükümetin bakış açısından, PKK ve Kürt siyasî hareketi başta silahların kesin olarak bırakılması olmak üzere sürecin kendilerine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmaktadır. Buna karşılık Kürt tarafı da devletin üstüne düşen yasal düzenlemeleri yapmadığını düşünüyor. Sanırım onlar hükümetin en azından bir başlangıç jesti olarak görevden alınan DEP’li belediye başkanlarının göreve dönmesinin sağlamasını da bekliyorlar. Öcalan’ın durumunun iyileştirilmesi ve Kürt hareketi adına sürecin önderliğinin onun tarafından yürütülmesi meselesinde de sorun yaşandığı anlaşılıyor.
Her ne hal ise, AKP-MHP koalisyonu (daha temelde, Devletin) başlatılan süreci, adını ‘’Terörörsüz Türkiye’’ koymalarından da anlaşılacağı gibi, ‘’Kürt sorununun çözümü süreci’’ olarak görmememektedir Onların esas derdi ‘’terör belâsı’’ndan kurtulmak. Onun için, halihazırda yaşanmakta olan kararsızlık aşılsa ve sürec yeniden işlemeye başlasa bile, bu süreçten -olması gerektiği gibi- yurttaşlıkla ve kültürel haklarla ilgili kapsamlı bir anayasal reform projesinin çıkması zayıf bir ihtimaldir. ‘’Türk Devleti’’nin gündeminde, kendisini çoğulculuk ve kültürel çeşitliliğin ve bununla tutarlı olarak (etnik-kültürel bakımdan) tarafsız ve kapsayıcı bir yurttaşlığın gereklerine uyarlama diye bir hedefin yer aldığını sanmıyorum.
Bu yazıda aktüel gündemle ilgili iki soruna daha kısaca temas etmek istiyorum. Birisi, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Mahkemenin kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmanın tuhaflığıyla ilgili. Sayın Başkanın bol dinsel referanslı ve hakim ve savcılara dinsel nasihatler içeren konuşması sadece tuhaf da değil, bu aslında yürürlükteki Anayasaya da açıkça aykırıdır; nerede kaldı çoğulcu-demokratik bir toplumun gereklerine uygun olması!
Dahası, Anayasa Mahkemesi’nin halihazırdaki Başkanı bunu ilk defa yapmıyor, iki yıl önce (Eylül 2024’te) de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun kabulünün yıldönümü vesilesiyle düzenlenen başka bir toplantıda aynı mealde bir konuşma yapmıştı. Umarım, sayın Başkan’ın yakınında, bir Anayasa Majhkemesi Başkanı için, özellikle de onun için, bu gidişatın hiç te hoş olmadığını kendisine hatırlatacak birileri vardır.
Temas etmek istediğim son konu ise, değerli meslektaşım TÜBA üyesi Prof. Dr. İzzet Özgenç hakkında eski Yargıtay Başkan Mehmet Akarca’ya hakaret ettiği iddiasıyla 2 yıla kadar hapis talebiyle açılan ceza davasıyla ilgili. Bu olay, Türkiye’de kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yorum ve eleştiriler yapan bilim insanları için bile maalesef ifade özgürlüğü bulunmadığının yeni bir kanıtıdır. Burada yeniden akademik özgürlüğün anlamını uzun uzadıya açıklamaya gerek yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yıllar önce benzer bir durumda tarafımdan yapılan başvuru üzerine verdiği 27 Mayıs 2014 tarihli kararda (Mustafa Erdoğan and Others v. Turkey Judgement) ‘’akademik özgürlük’’ü şöyle tanımlamıştı:
‘’Akademik özgürlük, akademik veya bilimsel araştırmayla sınırlı olmayıp, akademisyenlerin kendi araştırma, meslekî uzmanlık ve yeterlik alanlarındaki görüş ve kanaatlerini, bunlar tartışmalı olsalar veya rağbet görmeseler bile, serbestçe ifade etme özgürlüğünü de kapsar. Bu özgürlük belirli bir siyasî sistem içindeki kamusal kurumların işleyişinin incelenmesini ve onların eleştirisini içerebilir.’’
Sonuç olarak, bu üç olay Türkiye’deki carî rejimin mahiyeti hakkında sağlam bir kanaat edinmek için sanırım yeterlidir. (Diyalog, 3 Mayıs 2026)
