
Günümüzde her ne kadar muhafazakârlık genellikle (liberalizm ve sosyalizmle beraber) üç büyük modern siyasî doktrinden biri olarak görülüyorsa da, Türkiye’de dikkate değer bir muhafazakâr ideolojinin var olduğu şüphelidir. Ancak bu, Türkiye’de hiç bir muhafazakâr düşünür veya fikir adamı olmadığı anlamına gelmemektedir. Elbette Türkiye’nin fikir ve sanat dünyasında eserlerinde muhafazakâr temaları öne çıkaran (Yahya Kemal, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Taha Akyol, Beşir Ayvazoğlu gibi) dikkate değer bazı şahsiyetler vardır. Benim anlatmak istediğim, Türkiye’de ne güçlü bir muhafazakâr geleneğin ne de tutarlı bir muhafazakâr felsefenin varlığından söz edilebileceğidir.
Bu yazıda bu olgunun nedenleri üzerinde durmak istiyorum. Bunu yaparken, Friedrich A. Hayek’in ‘’niçin muhafazakâr olmadığı’’nı (‘’Why I am Not a Conservative’’, 1960) açıkladığı, ufuk açıcı ünlü denemesinden biraz yardım alıyorum. Muhafazakârlığın Hayek’in de vurguladığı iki özelliği Türkiye’de niçin güçlü bir muhafazakâr ideolojinin ortaya çıkmadığını anlamamızı kolaylaştırabilir: değişime karşı kuşkuculuk ve genel prensiplerden veya teoriden hazzetmeyiş.
İlk olarak, muhafazakârlık özellikle toplumsal değişime kuşkuyla yaklaşan bir öğreti veya ideolojidir. Hayek’in de dikkat çektiği gibi, muhafazakârlar kendi seyrinde ilerleyen bir değişimden korkar ve onu kontrol etmek isterler. Onlara göre düzen insanlar arası etkileşimlerin kendiliğinden gelişmesinin sonucu olarak değil de otoritenin sürekli kontrol ve gözetimi altında ortaya çıkabilir.
Muhafazakârlar düzen ve istikrar fikrine bağlılıkları yüzünden düzenin kurucu ve koruyucusu olarak gödükleri otoritenin sınırlanmasını veya zayıflatılmasını istemezler. Bu nedenle, muhafazakâr zihniyet neredeyse bütün enerjisini var olanı -ki esas olarak geçmişten tevarüs edilendir- korumaya odaklamaktan yanadır ve geleceğe (değişimin yönüne) ilişkin bir tasavvur gelştirme perspektifine de sahip değildir.
Bu nokta muhafazakârlığın soyut düşünce ve teorilerden hazzetmeyişiyle de bağlantılıdır ki bu onu bir felsefe geliştirmekten alıkoyan ikinci nedendir. Hayek’in ifadesiyle ‘’her zaman geçerli olan genel prensipler’’i savunmak anlamında muhafazakâr bir siyasî felsefenin varlığından söz edilemez. Muhafazakârlığın uzun vadedeki gelişmeleri etkileyebilecek yol gösterici ilkeleri yoktur. Bu elbette muhafazakâr düşünürlerin toplumsal ve kültürel değişme ve gelişmeye ilişkin bazı önemli tespit veya sezgileri olmadığı anlamına gelmez.
Nitekim, Hayek’in kendisinin de belirttiği gibi, dil (lisan), hukuk, ahlâkî değerler ve teamüller gibi kendiliğinden gelişme ürünü olan kurumlar hakkındaki muhafazakâr literatürden liberaller de yararlanabilirler. Bu konuda ilk akla gelebilecek dikkate değer muhafazakâr düşünürler arasında, yaygın olarak bilinen 18. yüzyıldaki öncü düşünür Edmund Burke’e ilaveten, 20. yüzyılda Russel Kirk (1918-1994) ve Robert Nisbet (1913-1996) gibi düşünür veya sosyal teorisyenler yer almaktadır. Ayrıca, muhafazakârlığın teorik sistem inşasına genel olarak yatkın olmaması da muhafazakâr bir filozofun olmayacağı anlamına gelmez. Söz gelişi, bir yandan soyut akılcılığı eleştirirken öbür yandan hukuk devletini savunmasıyla maruf Michael Oakestott (1901-1990) geçen yüzyılın önde gelen filozofları arasında yer almıştır.
Yukarıda açıkladığım iki nedenin yanında, muhafazakâr düşüncenin zayıflığının, Hayek’in muhafazakârlık anlatımına da ters düşmediğini düşündüğüm Türkiye’ye özgü başka bazı nedenleri de vardır: süreklilik arz eden bir toplumsal-siyasal geleneğin yokluğu ve sivil toplumun zayıflığı.
İlk olarak, Türkiye bir asır kadar önce yaşadığı ve siyasal olduğu kadar kültürel de olan kendi geçmişinden kopuş sahici bir muhafazakâr ideolojinin oluşumu için bir handikaptır. Böyle bir ideolojinin sosyolojik zemini olarak gelenek oluşumu süreklilik gerektirir. Oysa bu kopuş Türkiye toplumunda yakınlara kadar etkisini sürdüren zihinsel ve kültürel bakımdan ikircikli bir durum yaratmış, adeta bir kimlik bunalımına yol açmıştır.
Türkiye halâ kültürel olarak neredeyse ‘’kendi içinde bölünmüş’’ insanlardan oluşan bir toplumdur. ‘’Eski’’ olanı sahiplenmenin (isabeti bir yana) zihinsel ve psikolojik zemini büyük ölçüde ortadan kalkmış olduğu gibi, ‘’yeni’’ olan da henüz sahiplenilecek kadar yerleşik ve tartışmasız bir gelenek halini almış değildir. Sonuçta toplumun halihazırda yaşamakta olduğu ve muhafazakârların sözcülüğünü yapabilecekleri istikrarlı bir gelenek yoktur.
İkinci olarak, söz konusu kopuşla da ilgili olan ama arka planı daha derin ve karmaşık olan bir olguyu hatırlamalıyız. Bu, kısaca, Türkiye’nin güçlü bir -belki de hiç- sivil toplum geleneğinin var olmadığı gerçeğidir. ‘’Sivil toplum’’ dediğimiz, kendi içinde gönüllü iletişim ve etkileşim ağlarını, bazı ortak ihtiyaçlarını karşılayan sivil kurumları ve devleti de frenleyebilecek ara kurumları barındıran, kısaca kendi ayakları üstünde durabilen bir formasyondur. Oysa Türkiye muhafazakârlığın kendisine yaslanabileceği, sahiplenip sözcülüğünü yapabileceği bu türden gelenekli toplumsal yapı, kurum ve süreçlerden yoksundur.
Bu durumda Türkiye’nin varsayılan muhafazakârlarının kavramsallaştırıp muhafaza etme davasını güdebilecekleri hangi hatırı sayılır sivil miras ve değerler var?… Türkiye’de ne sivil bir toplum geleneğ var ne de sivil bir ethos’u! Muhafazakârlar neyin teorisini yapacak ve muhtemel ideolojilerinin içini onunla dolduracaklar?…
Bu nokta bizi ‘’muhafazakârların savrulması’’ dediğim şeye getiriyor. (‘’Muhafazakârların’’ diyorum, çünkü Türkiye’de muhafazakâr bir ideolojinin temelleri yoksa da, tutum ve düşünsel eğilim olarak muhafazakâr insanlar vardır.) Dayanacakları güçlü ve sistematik bir kavramsal ve kurumsal zeminden yoksun olan muhafazakârlardan özgün bir gelecek tasavvuru oluşturmaları beklenemez. (Aynen milliyetçiler için de söz konusu olduğu gibi).
Bu durumda, kendilerine ait bir gelecek vizyonuna ve ‘’bizim’’ diyebilecekleri pozitif bir projeye (diyelim, kamu siyaseti önerileri demetine) sahip olmayan her grup için olduğu gibi, muhafazakârların da önünde iki seçenek veya izlenecek iki yol vardır. Birincisi ve en kolayı, kendilerini diğer ideolojik geleneklere karşıtlıkla tanımlamak ve onlara karşı esas olarak tepkisel bir pozisyona saplanmaktır. İkinci seçenek ise söz konusu ideolojik boşluğu eklektik bir yöntemle, yani diğer ideolojik söylemlerden ödünç aldıkları, dolayısıyla sistemik bütünlükten yoksun ve iç tutarlılığı olmayan kavram ve/veya sloganlarla doldurmaya çalışmaktır.
Türkiye’den söz ettiğimize göre, aslında muhafazakârların önünde üçüncü bir seçenek daha var: milliyetçiliğe savrulmak ki en kötüsü budur. Çünkü bu komüniteryen muhafazakâr söylemi kolektivizme dönüştürecek olan şeydir. Muhafazakâr sayılabileceği ölçüde veya muhafazakâr unsurları bakımından AKP’nin başına gelen budur.
Daha somut olarak Türkiye’de muhafazakârların savrulmasına gelince, milliyetçiliğe sapanlar ile dinci yanı ağır basanlara ek olarak, bugün muhafazakârlar en çok sosyalist ve sosyal-demokrat ideolojik söylemlerden kavram ve slogan ödünç almaktadırlar. Bunların başında, gerçekleştirilmek istenen bir ideal olarak ‘’sosyal adalet’’, ‘’anti-emperyalizm’’ ve bir küfür sözü olarak ‘’neo-liberalizm’’ gelmektedir. Gerçi böyle yapan çoğu muhafazakâr ‘’sosyal adalet’’in ideolojik bir kavram veya slogan değil de hayırhah bir evrensel ideal olduğuna inanmaktadır. (Bu konu ayrıca ele alınmaya değer)
‘’Anti-emperyalizm’’ söyleminin ise iki ayrı sakıncası var. Birincisi, ülkedeki ve dünyadaki siyasî gelişmeleri komplolarla açıklama kolaycılığını -bir bakıma, düşünce tembelliğini- teşvik etmesi ve ülkedeki her istenmedik durum veya gelişmedeki kendi sorumluluk payımızı görmeyi reddetmek için bir mazeret olarak işlev görmesidir. Bu söylemin belki daha da büyük sakıncası, toplumun kendi içine kapanmasını teşvik etmesi ve iç dinamiklerden kaynaklanan baskıcı gelişmelere karşı insanların bir bilinç geliştirme ihtimalini bloke edebilecek olmasıdır.
Fakat bu meselede daha tuhaf olan, liberalizmi karalamak ve zihinleri liberal söyleme kategorik olarak kapatmak amacıyla sosyalistler tarafından uydurulmuş olan ‘’neo-liberal’’ yaftasını bazı muhafazakârların sosyalistlerden bile daha hararetle sahiplenmeleridir. Gerçi muhafazakârlar arasında kimi liberal kavram veya temalara (‘’serbest piyasa ekonomisi’’ ve resmî ideoloji eleştirisi gibi) sempati duyanlar da yok değildir. Ancak muhafazakârlığın Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de en büyük ve hayra alâmet olmayan savrulması milliyetçi ve sosyalist kolektivizme gitgide daha fazla sempatiyle bakması, hatta liberalizmi ana hasım olarak görmeye başlamasıdır.
