İktidar ortaklarının ‘’Terörsüz Türkiye’’ olarak adlandırdıkları girişimin gerçek niteliği hakkında başından beri bir belirsizlik vardı. Son birkaç hafta öncesine kadar, başta Kürt siyasî hareketi sempatizanları olmak üzere çeşitli kesimlerde bu girişimin Kürt sorununun demokratik çözümünü sağlamayı amaçlayan sahici bir ‘’barş süreci’’ olacağına dair beklentiler öne çıkmış durumdaydı. Ne var ki son gelişmeler gerçek durumun pek de öyle olmadığını göstermiş bulunuyor.
Esasen, kamuoyundaki kimi beklentilerin aksine, iktidar kanadı bu sürecin ‘’Kürt sorunu’’nun çözümünü amaçladığı yolunda bir açıklama yapmaktan bugüne kadar dikkatle kaçınmış ve ısrarla hedefin -PKK’nın silahsızlandırılması ve feshinin sağlanması yoluyla- ‘’Terörsüz Türkiye’’yi gerçekleştirmek olduğunu açıklaya gelmiştir. Mesele şu ki, gelinen aşamada aslında sadece ‘’Kürt Sorunu’’nun barışçı-demokratik çözümünün değil, bu amacın gerçekleşmesinin de çıkmaza girmek üzere olduğunu düşündürmektedir.
Öte yandan, aylar süren çalışmadan sonra yasama organındaki partilerarası Komisyonun hazırlayacağı ortak rapora zemin oluşturması öngörülen siyasî parti raporları da partiler arasında ‘’çözüm’’ hakkında ortak bir görüşün var olmadığını, bu aradae iktidar partileri ile DEM Parti arasında bariz görüş farklılıklarının bulunduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır.
Bu farklılıklar en temelde yürütülmekte olan sürecin mahiyetiyle ilgilidir. İlk olarak, AKP-MHP bloğu karşı karşıya bulunulan sorunu esas olarak PKK teröründen arınma olarak görürken; Kürt siyasî hareketine göre sorun ‘’sadece bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve ekonomik bir demokratikleşme’’ sorunudur. Pratikte bunun bir yanını, DEM Parti’nin Komisyona sunduğu raporda belirtildiği gibi, Başlangıç kısmının ‘’barış odaklı bir dille yeniden yazılması’’na ilaveten, anadilde eğitimi, vatandaşlığın yeniden tanımlanmasını ve yerel yönetimler üzerindeki idarî vesayetin gevşetilmesini sağlayacak şekilde Anayasa’nın 42., 66. ve 127. maddelerin değiştirilmesi oluşturacaktır.
Öcalan ve DEM Parti’nin nazarında sorun, Öcalan’ın önderlik altındaki Kürt siyasî hareketinin öncülüğünde Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘’demokratik entegrasyonu’’nun ve bu arada Öcalan’a ‘’umut hakkı’’nın (fiziki özgürlük) sağlanmasıdır. Yani Öcalan Türkiye Kürtlerini ayrı bir siyasî kimlik olarak görmekte ve bu kimliğin Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘’eklemlenmesi’’nin demokratik şartlarının sağlanmasını amaçlamaktadır. Yine Öcalan’ın perspektifine göre, bu şartlar genel olarak Türkiye’nin siyasî rejiminin de Öcalan’ın anladığı anlamda ‘’demokratikleştirilmesi’’ni gerektirmektedir.
Şu var ki, Taha Akyol’un da yazılarında sık sık dikkat çektiği gibi, Öcalan’ın terminolojisinde ‘’demokrasi’’ ve ‘’demokratikleşme’’ bildik anlamdaki Batılı liberal-demokrasiye değil, aksine tam da ona radikal bir alternatif olarak tasarlanan, halkın total örgütlenmesine ve ‘’önderlik’’ tarafından mobilizasyonuna dayanan komüniter bir ‘’demokrasi’’ye işaret etmektedir. Yerleşik siyasal bilim terminolojisiyle söylersek, bu bir ‘’totaliter demokrasi’’ modelidir.
Başka bir yaklaşım farklılığı, silah bırakmasının sağlanması öngörülen PKK örgütünün kapsamı hakkındadır. İktidar bloğu ‘’PKK’’ derken sadece Kandil’de yoğunlaşan silahlı örgütü değil, onun uzantısı veya türevi olan Kuzey Suriye’deki siyasî-askeri oluşumu, kısaca PYD-SDG’yi de kastetmektedir. Nitekim hem AKP hem de MHP terör örgütünün ‘’tüm unsurlarıyla’’ silah bırakmasını “kırmızı çizgi” olarak tanımlıyor ve SDG/YPG’nin silah bırakmaması halinde hiçbir yasal düzenleme yapılmayacağını belirtiyorlar. Yani, Türkiye Suriye’de yerleşik silahlı Kürt oluşumunun da silah bırakarak ‘’merkeziyetçi-üniter’’ yeni Suriye Cumhuriyeti’ne entegre olmasını süreç için zorunlu görmektedirler. Ancak halihazırda Türkiye’nin bu hedefin gerçekleşmesin sağlayıp sağlamayacağı belirsiz olduğu gibi, Öcalan ve DEM Parti’nin de bu konuda hükümetin çizgisine gelecekleri de kuşkuludur.
Öte yandan, geçen Temmuz ayında yapılan malum sembolik silah yakma seremonisine rağmen PKK’nın gerçekte öngörüldüğü gibi silah bıraktığı da kuşkuludur. Nitekim AKP’liler örgütün silahlı yapısının sahadaki varlığını sürdürdüğünden, silahsızlanma ve kendisini tasfiye konusunda somut ve güven verici bir adım atmadığınden yakınmaktadırlar. AKP çevreleri SGD/YPG’nin silah bırakmaması halinde sürecin ilerlemesine yönelik hiçbir yasal düzenlemenin (af, Öcalan’a umut hakkı vb. konular için İnfaz Yasası, Terörle Mücadele Yasası gibi yasalarda değişiklik) yapılmayacağını belirtmektedirler.
AKP’liler bu meseleyi partilerinin popülaritesi ve gelecek perspektifi açısından da önemsemektedirler; doğal olarak, partinin kamuoyu karşısında zor duruma düşmemesi, tam tersine güç kazanması için de PKK’nın tasfiyesinin sağlanmasının şart olduğuna inanıyorlar. Sürecin -ve dolayısıyla AKP’nin- siyasî ve toplumsal meşruiyetinin silahların tamamen devre dışı kalmasına bağlı olduğunun bilincindeler. Nitekim silah bırakma tamamlanmadan atılacak adımların kamuoyunda pazarlık algısı yaratarak AKP’lilerin süreçten bekledikleri ‘’toplumsal meşruiyet üretimi’’ni zora koşacağından endişe ediyorlar.
Kısaca AKP-MHP bloğunun başlattıkları girişimin sahici bir ‘’barışçı çözüm’’le sonuçlanmayacağı gitgide daha fazla belirginleşmekte olduğu gibi, bu sürecin PKK’nın tamamen silâh bırakarak kendisini feshetmesini sağlayacağı da şu an itibariyle kesinlikten uzaktır.
