Türkiye’nin kabaca 2011 yılından itibaren toplumsal ve siyasal anlamda bir gerileme sürecine girdiği ve malum Anayasa revizyonunun 2018 yazında yürürlüğe girmesini takiben bu sürecin daha da hızlandığı maalesef bir gerçektir. Ülkemiz bu çıkmazdan elbette ancak barışçı-demokratik yoldan kurtulabilir. Fakat bunun için önce başlıca siyasî aktörlerin bu yönde sahici bir irade göstermeleri ve toplumun da çoğunluğunun bu iradeye destek vermesi gerekiyor.

Takdir edilir ki, bu iş için siyasî irade ve toplumsal destek şüphesiz gerekli olmakla beraber yeterli değildir. Siyasî aktörlerin gerileme sürecini tersine çevirebilmek için kapsamlı bir siyasî program geliştirmeleri de gerekiyor. Şu var ki, bugün itibariyle önde gelen siyasî aktörler daha ziyade ‘’hükûmet sistemi’’ değişikliği  meselesi üzerinde odaklanmış görünmektedirler. Oysa bu önemsiz olmamakla beraber, bir özgürleşme programının hedefine ulaşması için sadece bir araçtan ibarettir.

I.

Şimdi, kanaatimce, bugün ülkemizi içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan kurtarıp düzlüğe çıkaracak makul bir siyasî programın en azından şu dört esas üzerine oturması gerekiyor: özgürlük, adalet, barış ve refah. Bunlar aynı zamanda ülkemizin halihazırda içinde bulunduğu durumun doğru bir fotoğrafını çekmemize imkân verecek olan anahtar kavramlardır.

Bu kavramlar açısından durumumuzu kısaca değerlendirmek gerekirse: İlk göze çarpan, yaygın bir özgürlüksüzlüğün Türkiye’nin üzerine bir ‘’kara bulut’’ gibi çökmüş bulunduğudur. Nitekim, sivil hayat alanının can suyu mesabesinde olan düşünce ve ifade, iletişim ve haberleşme, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri iktidar tarafından sistematik olarak baskı altında tutulmaktadır. Ayrıca, başta eleştiri, muhalefet ve siyasî rekabet özgürlüğü olmak üzere demokratik özgürlükler de önemli ölçüde kısıtlanmış durumdadır. Kısaca, ‘’sivil toplum bastırılmış, demokrasi sürgüne gönderilmiştir.’’

Bu durumun yürürlükteki başkancı rejimle de doğrudan bağlantılı olduğunu eklemek gerekir. Hemen hemen bütün devlet yetkilerini tek bir elde toplayan ve üstelik hiçbir denetim ve denge mekanizmasına da yer vermeyen bu rejimin özgürlükle de demokrasiyle de bağdaşmayacağı baştan beri belliydi. Onun için, denge ve denetim araçlarıyla takviye edilmiş bir ‘’kuvvetler ayrılığı’’ sistemi özgür bir Türkiye’nin ön şartlarındandır.

Öte yandan, bugünkü Türkiye’de adalet ve dolayısıyla âdil hukuk da kayıplara karışmıştır. Hukukun yerini ferman benzeri ‘’cumhurbaşkanı kararnâmeleri’’ almış, adalet dağıtan organlar olmaktan neredeyse çıkan mahkemeler siyasî iradeyle fazlasıyla uyumlu çalışır olmuştur.

Keza, bu iktidar döneminde Türkiye’de iç barış büyük yara almıştır. Dünya görüşü ve ideolojiye, dinî inanç ve hayat tarzına dayalı ayrımcı politikalar yüzünden toplum iyice kutuplaşmış, milliyetçi (Türkçü) ve güvenlikçi perspektifin iktidarın ana referansı haline gelmesiyle Kürt sorununun çözümü davası da rafa kaldırılmıştır. Siyasî iktidarın son yıllarda izlediği komşu bir ülkede rejim  değiştirme arayışında, sınırlarımızın ötesinde yürüttüğü mevzii savaşlarda ve Doğu Akdeniz’deki gerilimde ifadesini bulan yeni-Osmanlıcı emperyal siyaset saplantısı Türkiye’nin dışa dönük barışçı yaklaşımını da terk etmesine yol açmıştır. Bu saplantının Türkiye toplumuna bir maliyeti de muazzam bir refah kaybı olmuştur.

Son olarak, benzer bir durum ekonomik özgürlükler ve piyasa ekonomisi konusunda da varittir. Gerçekten yanlış ekonomik kararları, rant ekonomisi ağırlıklı siyasî yönelimi, piyasaya keyfî müdahaleleri, aşırı vergiler ve kamu hizmeti ücretlendirmeleri, yüksek askerî harcamaları ve hatta zaman zaman nükseden otarşik eğilimleriyle AKP iktidarı ekonomide refah üretiminin temel parametrelerinden de gitgide uzaklaşmaktadır.

II.

Aslına bakılırsa, bütün bu sorunların, yani hak ve özgürlüklerde, hukuk ve adalette, barışta ve refahtaki gerilemenin temelinde Türkiye siyasetine öteden beri hâkim olan ve son 9-10 yılda nüksetmiş olan bir temel anlayış veya paradigma yatmaktadır. Bu, devlet merkezli toplum ve siyaset anlayışıdır. Sadece bürokrasiyi değil siyasetçileri de tutsak almış olan bu paradigma, ülkemizin karşı karşıya olduğu sorunları hem doğru teşhis etmeyi, hem de bu sorunlara doğru çözümler bulmayı zorlaştırmaktadır. Bu paradigma zehiri şifa diye algılayan carî zihinsel sapmanın da baş müsebbibidir. Daha kötüsü, ideolojik yelpazenin neresinde duruyor olursa olsun, Türkiye’deki hemen hemen her siyasî eğilim bu paradigmayı temelde paylaşmaktadır.

Sözünü ettiğim paradigma devleti bir araç olmaktan çıkarıp bizatihi bir amaca dönüştüren bir paradigmadır. Bu ‘’Yüce Devlet’’çi paradigma ‘’kâdir-i mutlak’’ ve ‘’hikmetinden sual olunmaz’’ bir devlet anlayışını öngörmektedir. Bu, siyasetin temel amacının her ne pahasına olursa olsun devleti idame ettirmek olduğunu buyuran paradigmadır; yerine göre, halkın esenliği, bireylerin hak ve özgürlükleri, hukuk ve adalet pahasına yani…

Bu, devletin toplum için değil kendisi için var olduğunu söyleyen, onu toplumun üstüne çıkaran, topluma hizmet etmek yerine, devletin varlık ve yüceliğini sürdürmeyi birincil ve en üstün amaç edinen bir paradigmadır. Bu, bürokrasinin algıladığı şekliyle devletin yararını ‘’kamu yararı’’ olarak gösteren paradigmadır. Bu, toplumun istek ve ihtiyaçlarını ancak devletin kendi ihtiyaçları ve öncelikleri süzgecinden geçirerek ve bu süzgecin izin verdiği ölçüde dikkate almayı buyuran bir paradigmadır.

Bu aynı zamanda Türkçü-milliyetçi bir paradigmadır. Türkiye Cumhuriyeti’ni halkının tamamının değil de sadece hâkim Türk unsurun devleti olarak gösteren, bu uğurda toplum içindeki etnik-kültürel farklılıkları yok sayan paradigmadır. Bu, kimlik algıları, hassasiyet ve öncelikleri farklı farklı olan kanlı-canlı insanlardan oluşan, gerçek halkın çıkarlarını ancak kavramlar aleminde var olan soyut bir ’’millet’’in hayalî çıkarları uğruna  feda etmekte beis görmeyenlerin paradigmasıdır. Buna, devletin idamesinin, onun nüfus bileşeninin Sünnî Türk vasfını kıskançlıkla korumaya bağlı olduğunda ısrar eden bir siyasî anlayış ta eşlik etmektedir. Bu anlayış açısından, milletin tek ve ‘’birlik-bütünlük’’ içinde olması Devletin güvenliği için şart olduğu gibi, ahalinin ‘’terakkisi’’ de ‘’ittihat’’ içinde olmaya bağlıdır.

Daha önce bir vesileyle, ‘’Türkiye’de ideolojik çeşitlilik yok, sadece milliyetçilik var’’ diye yazmıştım. Bunu belki şöyle revize etmem gerekiyor: ‘’Türkiye’de ideolojik çeşitlilik yok, sadece devletçilik ve miliyetçilik –veya devletçi milliyetçilik- var.’’ Başka bir deyişle, ‘’Türkiye siyasetindeki ana akım halâ İttihat ve Terakki’dir.’’ 

Tabiatıyla, bu devletçi anlayışta sahici anlamda hak ve özgürlük kavramlarına da yer yoktur. Nitekim, bizim ”temel haklar” veya ”doğal haklar” dediklerimizi devletçiler şarta bağlı devlet bağışları olarak görmektedirler. Devletçi paradigmanın gözde kavramları, 1982 Anayasasında da kendisini gösterdiği gibi, ‘’ödev’’ ve ‘’sorumluluk’’tur.

Devletçi paradigmanın kendine özgü ‘’hukuk’’ anlayışı da buna paraleldir: ‘’Hukuk devletin hukuk olduğunu buyurduğu şeydir.’’ Bu anlayış hukuku kişilerin haklarını tanıyıp koruyan, kişilerle devlet arasındaki bir karşılıklılık ilişkisine dayanan, adalete yönelmiş bir normatif sistem olarak görmez. Aksine hukuku, devletin toplumu tanzim ve kontrol etme amacına hizmet edecek yararlı bir araç olarak, bir ‘’devlet buyrukları toplamı’’ olarak görür. Bu anlayışta adalet de bizatihi değerli bir amaç olmayıp, devletin idamesi temel amacına hizmet ettiği ölçüde gözetilmesi gereken ikincil bir araçtır: ‘’İnsanı (veya, milleti) yaşat ki devlet yaşasın!’’ Osmanlının ‘’adalet dairesi’’nde olduğu gibi, burada da sözde adaletle güdülen amaç bireylerin haklarını ve hak ettiklerini teslim etmek ve korumak değil, gerektiğinde rant dağıtımı yoluyla sağlanacak düzen ve hoşnutluk marifetiyle devleti ayakta tutmaktır. 

Bu devletçi paradigma kendi buyurucu, hiyerarşik siyaset anlayışını tabiatıyla iktisadî fenomene de yansıtır. Bu buyurucu anlayış, ‘’emir demiri keser’’ fehvasınca, piyasaları ve daha genel olarak iktisadî hayatı emir ve talimatlarla yönetmeye kalkışır.

Gerçi devletçi paradigmanın gerekleri uygulamada zaman zaman bir ölçüde gevşetilir. Bunun bir nedeni resmî Türkiye’nin ‘’çağdaşlaşma’’ iddiasına bağlılık görüntüsünü koruma kaygısı ise, bir diğeri de uluslararası taahhütlerini büsbütün yok sayamamasıdır. Başka bir neden de, paradoksal olarak, ‘’hikmeti hükûmet’’in bazen öyle gerektirmesidir. Malum, kesintisiz bir baskı rejimi ‘’devletin bekası’’ amacı bakımından da işe yaramaz. Daha açık sözlü bir şekilde söylersek: Eğer resmî Türkiye’nin ‘’medenî’’ dünyayla uluslararası bağlantıları olmasaydı ve devlet zaman zaman kendi iyiliği için boyunduruğu biraz gevşetmesi gerektiğini akıl etmeseydi, arada sırada tecrübe ettiğimiz o nispî özgürlük dönemlerini de hiç yaşamaz ve kalıcı bir olağanüstü rejime mahkûm olurduk.

Bu arada, AKP’nin ‘’dinci’’ retoriği de kimseyi yanıltmasın; hükûmet eden siyasî ekibin devletçi-milliyetçi paradigmanın gereklerini yerine getirdikten sonra, ihtiyaç duyduğu oy desteğini kazanabilmek için hangi söylemi kullandığının Devlet açısından bir önemi yoktur. Kaldı ki, devletçi elit Türkiye’nin yakın tarihinden aldığı dersle, kendi programını en iyi ‘’demokratik görünümlü’’ kadrolar eliyle uygulayabileceğini öğrenmiş durumdadır.  

III.

Şimdi, bütün unsurlarıyla Türkiye toplumunun esenlik ve iyiliği bu paradigmanın terk edilerek, yerine devleti topluma emirler yağdıran bir üstün irade olmaktan çıkaran, onu toplum karşısında ikincil bir konuma yerleştiren ve bunun doğal bir sonucu olarak toplumun ihtiyaçlarını hareket noktası olarak alan, özgürlükçü ve çoğulcu bir anlayışın konmasına bağlıdır. Yani devlet ve topluma ilişkin olarak paradigma değişikliğine gitmek Türkiye için temel ve acil bir kamusal ihtiyaç durumundadır.

Şu var ki, Thomas Khun’un vaktiyle bilimin gelişmesi bağlamında belirttiği gibi, paradigma değiştirmek hiç de kolay bir şey değildir. Böyle bir değişim ilk önce söz konusu olan öznenin bu yönde bir irade göstermesini gerektirir. Oysa Türkiye’nin devletçi elitinden bunu beklemek çeşitli nedenlerle gerçekçi değildir. Çünkü ilk olarak, mevcut paradigma taşıyıcılarından yana işleyen bazı yerleşik çıkarlar oluşturmuştur. Ayrıca, yerleşik çıkarlar düzeninden ‘’demokratik’’ siyasal sürecin aktörleri de (partiler ve politik şahsiyetler) şu veya bu ölçüde nemalanıyor olabilirler. İkinci olarak, bağlı oldukları paradigmanın yarattığı -‘’path dependence’’ benzeri- zihinsel şartlanma veya görme bozukluğu, paradigmanın sınırları içinde düşünmeye alışmış olanların meseleleri farklı görmelerini engeller. Kaldı ki, alıştığı düşünce kalıbının dışına çıkmak ciddî bir zihinsel çaba gerektirir, ki bu külfeti üstlenmeye pek az insan isteklidir.

Bu meselede şöyle bir ilâve zorluk daha var: Baştan beri işaret ettiğim devletçi paradigma sadece bürokrasi ile bir kısım siyasetçiye özgü bir zihinsel şartlanmadan ibaret de değildir. Ne yazık ki Türkiye’de ‘’sokaktaki insan’’, çeşitli düzeylerdeki ‘’kanaat önderleri’’ ve ana kütlesi itibariyle medya da devletçi paradigmaya ikna olmuş veya ikna edilmiş durumdadır. Türkiye’nin düzlüğe çıkması ancak –hem ahlâkî hem de olgusal bir zorunluluk olarak- demokratik yoldan başarılmak zorunda olduğuna göre, devletçi paradigmanın esaretinden kurtulmamız –bu eğer olacaksa- epey zaman alacak demektir.

Kısaca, Türkiye için sahici bir iyileşme bugünden yarına gerçekleşebilecek bir şey değildir. Muhalefet blokunun muhtemel bir erken seçimde iktidardaki AKP-MHP blokunu yenmesinin kendiliğinden Türkiye’yi esenliğe çıkaracağını düşünenler bence yanılıyorlar. Türkiye’nin düzlüğe çıkmasını sahiden istiyorsak, asıl odaklanmamız gereken zihinleri aydınlatmaya dönük yoğun ve sabırlı bir entelektüel çabadır. Özgürlük Araştırmaları Derneği sekiz yıldır bu çabanın içindedir. 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir