Giriş

Populizm son zamanlarda ülkemizin siyasî rejimiyle ilgili olarak sıkça başvurulan bir kavram haline geldi. Elbette Türkiye popülizmle ilk defa karşılaşıyor değil. Populizm aslında ne Türkiye siyaseti için yeni bir olgudur, ne de Türkiye’ye özgüdür.  Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1920’li ve 1930’lu yılların tek-parti rejimindeki ‘’halkçılık’’ının populizmle ilişkisini bir yana bırakırsak, çok-partili hayata geçtikten sonra 1950’lerden itibaren dinî versiyonuyla birlikte popülizmin Türkiye’nin siyasetinde belirgin bir etkisi olmuştur.

Populizm en başta Demokrat Parti’yi 1950’lerde iktidara taşıyan ve iktidarda tutan etkenlerden biri idi. Aslında, 1940’ların ikinci yarısında Cumhuriyet Halk Partisi de kısmî populist politikalar izlemiş, ancak bu konuda kendisinden sonra gelecek olan DP kadar başarılı olamamıştı. Ayrıca, 1970’li yıllarda Süleyman Demirel’in bir yandan ‘’komünizm tehlikesi‘’ni öbür yandan dinî temaları öne çıkaran sağcı politikaları ile Bülent Ecevit’in halkçılık vurgusunda somutlaşan hafif sol renkli söylemini de bu bağlamda zikretmeliyiz. Fakat aynı dönemde siyasette dinî popülizmi en etkili bir şekilde kullanan Necmettin Erbakan oldu. Populizmin siyasî hayatımız bakımından ‘’yeni’’ olan tarafı, son yıllarda ona ilk defa Türkiye’nin otoriterleşmesiyle birlikte atıfta bulunulmaya başlamasıdır.

Öte yandan popülist siyaset Türkiye’ye özgü bir gerçek de değildir. Sağ ve sol türleriyle populizm dünyanın pek çok başka ülkesinde iktidarı ele geçirmek ve/veya sürdürmek için zaman zaman başvurulan politik bir araçtır. Bu arada, ilginç bir şekilde popülizmle otoriterliğin birlikteliği de Türkiye’ye özgü bir durum olmaktan uzaktır. Nitekim, başta Macaristan ve Brezilya olmak üzere, dünyanın başka yerlerinde de populist otoriterizm siyasî rejimleri karakterize eden bir özellik olarak dikkati çekiyor.

 

AKP’nin yönetimi altındaki Türkiye’nin kabaca 2011 yılından itibaren içine girdiği otoriterleşme sürecinin tam olarak nasıl bir siyasî rejime evrileceği Nisan 2017 Anayasa referandumuna kadar kesin değildi. Ben bundan dört yıl kadar önce kaleme aldığım ‘’Türkiye’nin Siyasî Rejimi’’ başlıklı bir yazıda, popülizmin bu gidişatın belirgin bir özelliği olduğunu da dikkate alarak, bu sürecin nihaî durağının ‘’populist bir seçimsel otoriter’’ rejim olacağını öngörmüştüm. Nitekim, 2017 Anayasa değişikliklerinin 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında tümüyle yürürlüğe girmesiyle manzara artık netleşmiştir: AKP Türkiye’de dinci-milliyetçi bir popülizmle desteklenmiş başkancı bir otoriter rejim kurmuş bulunuyor.

Bu yazıda, Türkiye siyasetinin bu yeni gerçeğini, ‘’popülist otoriterlik’’i daha yakından ele almak istiyorum.  Ama bunun için önce popülizmin ne olduğunu kısaca gözden geçirmemiz gerekiyor.

Populizm Nedir?

Peki popülizm nedir?… En başta şunu belirtmek gerekir: Populizm başlı başına bir ideoloji değildir; populizm, siyasetin esas kılavuzunun halkın istek ve arzuları olması gerektiğini söyleyen bir siyaset tarzı veya söylemdir. Bu söylemin merkezinde, siyaseti halkın ‘’gerçek çıkarları’’nın yönlendirmesi gerektiği önerisi yatar. Belli bir ideolojiye bağlı olmaması, populizmin hem sağ hem de sol türlerinin olabileceği anlamına gelmektedir.

Populizm en temelde halkı monolitik ve homojen bir özne olarak görür ve dolayısıyla birleşik bir ‘’halk iradesi’nin varlığını kabul eder. Populist tasavvurda siyaset, ahlâken tefessüh etmiş ‘’halk düşmanı’’ seçkinlerin karşısında ‘’saf ve temiz halk’’ın (ve onun temsilcilerinin) konuşlandığı bir arenadır. Başka bir ifadeyle, popülizm siyasette iyiyi halkla ve onun iradesiyle özdeşleştirirken, halka karşı tertipler peşinde olduğunu varsaydığı seçkinleri ve onların kontrolündeki statükoyu (‘’eski Türkiye’’) şeytanlaştırır. Bu yüzden, populist jargonun ana hedefi halkın aleyhine olacak şekilde sistemi kontrol eden ve ‘’sessiz çoğunluk’’un talep ve özlemlerini görmezden gelen ‘’yozlaşmış ve komplocu elit’’ ile onların yabancı işbirlikçileri ve efendileridir.

Populizmin monolitik halk tasavvuru doğası gereği hem çoğunlukçudur, hem de çoğulculuk karşıtıdır.  Çoğunlukçudur, çünkü kendi iktidarının dayandığı çoğunluğu ‘’halk’’la özdeşleştirir. Bu da popülist iktidarların hem dışlayıcı bir siyaset izlemelerine, hem de sivil toplumu bastırmaya çalışmalarına yol açar. Populistler sadece kendilerinin halkı temsil ettiklerine inanırlar, ama bu ‘’halk’’ kendileri gibi düşünmeyenlerin dahil olmadığı bir halktır.  Popülistler aynı zamanda çoğulculuk-karşıtıdırlar, çünkü farklılığı hoşgörmezler. Populizm toplumun belirli grup veya kesimlerini marjinalleştirir. Bununla tutarlı olarak, çoğunlukla aynı görüşte olmadıkları için bu grupları ‘’sahici’’ halkın bir parçası saymazlar. Bu da sadece dışlanan toplumsal kesimlerin istek ve ihtiyaçlarının popülist iktidarlarca görmezlikten gelinmesini değil, aynı zamanda farklı olanların bastırılmasını gerektirir.

Populistler kendilerinin halkın yegâne meşru temsilcisi olduklarına inanır ve halkın ‘’sahici çıkarlarını’’ ve derin özlemlerini temsil ettikleri için halk adına konuşmaya sadece kendilerinin yetkili olduklarını düşünürler. Bundan dolayı, popülist siyasetçiler rakiplerini yozlaşmış-komplocu elitin bir parçası sayar ve tabiatıyla meşru görmezler. Kısaca popülistlerin iktidarında ‘’meşru muhalefet’’ diye bir şey yoktur, muhalif siyasetçiler en hafifinden gafiller ama sık sık da halkın düşmanlarıdırlar. Populist tasavvurda sadece muhalif siyasetçiler ve siyasî ekipler değil; belirttiğimiz gibi, inanış, düşünüş ve hayat tarzları bakımından çoğunluktan farklı olan toplum kesimleri de meşruluktan yoksundur.

Populist siyaset çok kere halka doğrudan hitap edecek ve onun adına konuşacak bir karizmatik lidere ihtiyaç duyar. Bu lider halkın iradesini temsil edecek, onun sesini duyacak ve duyuracaktır. Karizmatik liderler halkın taleplerinin kendi kişiliklerinde somutlaştığı kişilerdir. Onların halkın şikâyetlerini doğrudan, aracısız bir şekilde sezme yeteneğine sahip oldukları varsayılır. Karizmatik liderlere olan ihtiyaçları yüzünden popülist partiler genellikle kişiselci partilerdir. Yani, popülist partinin hâkimi liderdir ve onun hem kimliği hem de kaderi liderin kariyerine bağlıdır.

Bu arada, genellikle populistler devleti sadece yönetmeyi değil onu ele geçirmeyi (fethetmeyi) de amaçlarlar. Gerçi bu özellik popülistlere mahsus değildir, elbette devlet aygıtını ele geçirme amacı güden başka siyasî gruplar da vardır. Ancak, popülistler onlardan farklı olarak devleti ele geçirmeyi kendileri için bir hak olarak görür ve dolayısıyla bunu genellikle açık bir şekilde yaparlar. Populist mantık açısından bunda şaşılacak bir yan yoktur: Onlar bunu yaparken aslında kendilerine ait olan bir şeyi geri alıyorlardır. Öyle ya, devlet halka ait olduğuna ve halkın yegâne meşru temsilcisi de kendileri olduğuna göre, popülistlerin devlet aygıtını ele geçirmeye çalıştıkları için mahcubiyet duymaları gerekmez.

AKP’nin Populizmi[1]

Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kuranlar her ne kadar başlangıçta popülizmden uzak duracaklarını ve Türkiye’nin sorunlarına gerçekçi çözümler getireceklerini vaat ettilerse de, iktidara geldikten bir süre sonra bu vaatlerinden caydılar. Aynı şekilde, AKP kurucuları ‘’millî görüş gömleğini’’ çıkardıklarını dile getirerek dinin siyasî kullanımına dayanan bir politika gütmeyeceklerine ilişkin vaatlerinde de durmadılar. Zaman AKP’lilerin gerçek amacının başlangıçta dışarıya yansıttıklarından epeyce farklı olduğunu gösterdi. Nitekim, özellikle 2011’den başlayan bir süreç sonunda, AKP ve lideri Erdoğan dinci popülizmle de desteklenen otoriter bir siyaset anlayış ve uygulamasında karar kılmış görünüyor.

Dikkat edilirse, popülist siyasetin yukarıda işaret edilen bütün özelliklerinin olgusal karşılıkları son 7-8 yılın Türkiye siyasetinde mevcuttur. Gerçekten de AKP’nin yönetimi altındaki Türkiye’de 2010-11 sonrası döneme hâkim olan siyasî söylemin en belirgin özelliği, ‘’halk düşmanı’’ statükoyu kontrol eden kötücül seçkinler (askerî ve sivil bürokrasi) ile onların işbirlikçisi ‘’dış mihraklar’’ ve ‘’üst akıl’’ın oluşturduğu ‘’şer ittifakı’’nın karşısına ‘’milletimizin’’ sahih irade ve çıkarının sahici temsilcileri olan AKP lideri (‘’Reis’’) ve onun etrafında kenetlenmiş kadroların konmasıdır. Bu karşıtlığın pekiştirilmesinde ‘’dost-düşman’’ karşıtlığına denk düşen ‘’biz ve onlar’’ söylemine yapılan milliyetçilik temelli atıfların da katkısı az değildir. Daha açık bir deyişle, milliyetçilik AKP popülizminin öne çıkan vasıflarından biridir. Hatta o kadar ki, AKP’nin milliyetçiliğe yaptığı vurgu yer yer MHP milliyetçiliğindeki dozu bile aşmaktadır.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin geleneksel vesayetçi ideolojik-kurumsal yapısı[2] AKP’nin kurguladığı ‘’iyilere karşı kötüler’’ (halka karşı statükocu elit) şeklindeki bu ikili karşıtlığın ve genel olarak popülist politikaların ikna ediciliğini kolaylaştırmıştır.  Nitekim literatürde populizmin önemli ölçüde demokrasi eksikliğine ve sistemin bazı toplumsal kesimlerin ihtiyaç ve taleplerine karşı duyarsızlığına bir tepki olarak ortaya çıktığına dikkat çekilmiştir. Bu bakımdan, populizmin kurulu düzenin dışladıklarına hitap ederek onları sisteme entegre etmek suretiyle eksik demokrasiyi kısmen de olsa düzeltmeye hizmet edebileceği söylenir.[3] Türkiye’de de geniş dindar-muhafazakâr çevreler statükoya tepki göstermelerine yol açan türden bir dışlanmışlık ve mağduriyet tecrübesini en son 1997-2002 yılları arasında yaşadılar. AKP iktidarının bu tecrübenin hemen ardından geldiğini ve bu dışlanmış kesimlerin bugün AKP’nin en büyük ve ateşli destekçileri olduklarını unutmamak gerekir.

AKP’nin son yıllardaki siyasî tarzında ve söyleminde çoğunlukçuluk, çoğulculuk-karşıtlığı, güçlü bir liderin (‘’Reis’’in) istisnaî konumu ve muhalefeti meşru görmeme gibi popülizmin diğer unsurlarının da izdüşümlerini bulmak hiç de zor değildir. Reisin iktidarı, bu arada, sivil toplumun temelini oluşturan özgürlük ve dokunulmazlık hakları (sivil hak ve özgürlükleri) ile mal-mülk emniyetini yok mesabesine indirmek ve yargıyı eleştiri ve muhalefeti susturma aracı olarak kullanmak suretiyle, sivil toplumun bastırılması yolunda da büyük mesafe kat etmiş bulunuyor. AKP’nin devlet aygıtını ele geçirmede ve bu sayede kontrol ettiği devletçi rantları iktidarını tahkim etmek üzere dilediği gibi dağıtmayı kendisine bir hak olarak görmedeki başarısı ise gerçekten takdire değer. Nitekim, resmî adı ‘’Türkiye Cumhuriyeti’’ olan devlet bugün fiilen AKP devletine dönüşmüş ve bu arada devletçi rantlarla palazlanmış yeni bir zengin zümre oluşmuş durumdadır.

Yukarıda AKP popülizminin başarısını kolaylaştıran etkenlerden birinin eski vesayetçi devlet yapısının sokaktaki vatandaşta ve liberal-demokrat aydın çevrelerinde yaratmış olduğu yaygın hoşnutsuzluk olduğunu ima ettim. Buna aynı derecede önemli olan iki etkeni daha eklemeliyim: 15 Temmuz darbe girişimi ve dinin siyasî amaçlarla kullanılması. Nitekim, AKP lideri Erdoğan, mobilize edilen kimi sivil unsurların da katkısıyla darbe girişiminin bastırılmasından hem kendisi hem de partisi için ilâve meşruluk devşirmeyi başarmıştır. Bu ilâve meşruluk AKP iktidarının darbe girişimiyle ilgili olsun olmasın bütün muhaliflerini sindirmesini de kolaylaştırdı.

Öte yandan, AKP’nin dinî değer ve sembolleri siyasî amaçla kullanmadaki başarısı da öncelikle ‘’Reis’’in iktidarını pekiştirmesine ve sosyolojik tabanını genişletmesine hatırı sayılır derecede katkı yapmış bulunuyor. Dinî popülizmin AKP siyasetindeki yoğunluğu son birkaç yılda iyice artmıştır; hatta denebilir ki, bugün gelinen noktada AKP popülizminin asıl dinamiği dinin siyasî amaçlarla yoğun kullanımıdır. Dinî hissiyatın AKP tarafından siyasî kullanımı çeşitli biçimler almıştır. Bu kimi zaman dinin popülist siyasetler için bağımsız bir referans olarak gösterilmesi, kimi zaman popülist fikir veya siyasetlerin din kılığına büründürülmesi, kimi zaman da kamusal alanda sergilenen kişisel dindarlık gösterileri şeklinde ortaya çıkmıştır. Bunlara, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP iktidarının payandası olarak kullanılmasını da eklemeliyiz. Bu halâ devam etmekte olan bir süreçtir.

Bu noktada, AKP’nin siyasî getiri amacıyla aynı anda hem dini (Sünnî İslâmı) hem de milliyetçiliği (Türk milliyetçiliğini) kullanması ilk bakışta çelişkili görünebilir. Oysa, tam aksine, Türkiye bağlamında bu durum hiç de çelişkili değildir. İki nedenle: İlk olarak, zaman gösterdi ki, AKP sadece dinci bir parti değildir; din AKP’nin ideolojik kimliğini milliyetçilikle birlikte yoğurmuştur. Yani, AKP aslında dinci-milliyetçi (veya dinî milliyetçi) bir partidir. İkinci olarak, Türkiye’de din zaten öteden beri anayasal olarak milliyetçiliğin (ulusal bütünleşmenin) bir aracıdır. Kaldı ki, gerek resmî söylem ve kurumsal yapı düzeyinde, gerekse sivil-toplumsal algı düzeyinde din ile milliyetçilik, Müslümanlık ile Türklük, aşağı yukarı aynı şeydir. Bundan dolayı, Türkiye’de ‘’millet düşmanları’’ çok kere aynı zamanda ‘’din düşmanları’’ anlamına da gelir.

Sonuç

Geniş toplumsal kesimlerin dışlanmasına bir tepki olarak doğduğu durumlarda bile popülizmin otoriter bir siyasetle sonuçlanma riski vardır. Bu bakımdan, ister sağ ister sol versiyonu olsun, popülizmin ‘’halkçı’’ bir görüntü vermesi aldatıcıdır: Populist siyaset esas olarak demokrasi ve özgürlük karşıtıdır. Bunun bellibaşlı nedenlerini (Galston 2018 ve Muller 2016’ya dayanarak) şu şekilde belirtebiliriz:  (a) Demokrasi kapsayıcı eşit yurttaşlığa dayanır, oysa popülizmin ‘’halk ve diğerleri’’ şeklindeki dili nüfusun bazı kesimlerinin kendini yönetme (katılım) hakkını inkâr eder, (b) Populizm siyasî muhaliflerini halkın düşmanları olarak gördüğünden, farklı kesimlerin barış içinde bir arada yaşamasını tehlikeye atar, hatta şiddetin yolunu açabilir, (c) Populistler demokrasiyi çoğunluğun iktidarı olarak anladıkları için, denetim ve denge mekanizmalarını halkın iradesini kısıtlayan antidemokratik engeller olarak görür.

Populist otoriter rejimler çoğunlukla aynı zamanda ‘’seçimsel’’ veya seçimli rejimlerdir. Aslında halkın ihtiyaç, istek ve taleplerine duyarlı olduğuna ve halkın gerçek çıkarlarını temsil etiğine ilişkin temel iddiası nedeniyle, her popülist rejim bir şekilde seçim yapmak ve ‘’seçimlerden çıkan’’ bir iktidar olmayı en temel meşruluk dayanağı olarak göstermek, kısaca seçimleri bir araç olarak kullanmak zorundadır. Bu nedenle, seçimsel otoriter rejimlerde iktidarın değişmesine imkân verecek sahici anlamda özgür, eşit ve yarışmacı seçimlere yer yoktur. Çünkü bu tür rejimlerde seçimlere başvurmaktan maksat, kamu siyasetlerini yurttaşların sahici tercihlerine dayandırmak üzere özgür bir siyasal kamuoyu oluşturmak değildir. Seçimsel otoriter rejimlerde seçimlerin asıl işlevi, iktidardaki kişiye ve/veya partiye meşruluk görüntüsü kazandırmak ve iktidarın değişmezliğini garanti etmektir.

Özetlediğim bu durum, aşağı yukarı Türkiye’nin halihazırdaki siyasî manzarasıdır.

(LiberPlus, n. 17, 2018, ss. 10-15)

[1] Bu yazıdaki popülizm anlatımı esas olarak şu kaynaklara dayanmaktadır: Giovanni Barbieri, ‘’Populism, Cleavages, and Democracy’’, The Open Journal of Sociopolitical Studies, 2018, Issue 11 (1), ss. 2012-224; William A. Galston, ‘’The Populist Challenge to Liberal Democracy’’, Journal of Democracy, 2018 Vol. 29, No. 2 (April), ss. 5-19; Franzisca Schmidt, ‘’Drivers of Populism: A Four-country Comparision of Party Communication in the Run-up to the 2014 European Parliament Elections’’, Political Studies, 2018, Vol. 66/2, pp. 459-479; Jan-Werner Müller, What is Populism? (Philadelphia: The University of Pennsylvania Press, 2016); Kirk A. Hawkins, ‘’Is Chavez Populist? Measuring Populist Discourse in Comparative Perspective’’, Comparative Political Studies, 2009, 42 (8), ss. 1040-1067.

[2] Bu konuda bkz. Mustafa Erdoğan, ‘’Vesayetin Dünü-Bugünü’’, http://erdoganmustafa.org/vesayetin-dunu-bugunu/

[3] (2) Saskia P. Ruth, ‘’Populism and the Erosion of Horizontal Accountability in Latin America’’, Political Studies, Vol. 2018, 66(2), ss. 356-358.

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir