John Locke ünlü Sivil Yönetim Üstüne İkinci İnceleme adlı eserinde, insanlığın devletli toplumdan önceki ‘’tabiat hali’’ni sadece ‘’özgürlük’’le değil, siyasî ‘’eşitlik’’le de tanımlamıştı. Bu bağlamda eşitlikle kast ettiği, hiç kimsenin kendi tek taraflı iradesiyle başkaları üzerinde iktidar kuramaması idi: ‘’Şundan daha aşikâr hiçbir şey yoktur ki, aynı tür ve mertebeden olan yaratıklar, tabiatın fark gözetmeksizin kendilerine verdiği aynı avantajlarla doğmuş olan herkes, aralarında tâbiyet sözkonusu olmaksızın birbirinin eşididir.’’

Ne var ki, Locke’tan önce de sonra da, gerçek hiç de onun olmasını istediği gibi olmamıştır. Nitekim, tahakkümün en kapsamlı ve etkili biçimi olan siyasî organizasyon, daha öncesini bir yana bırakalım, en azından yerleşik hayata geçilmesinden buyana, yani neredeyse 15 bin yıldır insanoğlunun temel bir gerçeği olmuştur. Tarih-öncesi dönemlerde insanların ‘’devletsiz’’ toplumlarda yaşadıkları söylense de, bu, o toplumlarda siyasî eşitliğin var olduğu anlamına gelmiyor. Toplum adına temel kararları alıp uygulayan, bugünküne nispetle zayıf da olsa bir iktidar merkezi tarih-öncesi toplumlarında da vardı.

Evet, bugün bildiğimiz şekliyle ‘’devlet’’ modernliğin ürünüdür, yani bütün bir insanlık tarihini nazara aldığımızda çok yeni bir olgudur. Tahakkümün en karşı-konulamaz ve sofistike biçimini temsil eden modern devlet en fazla altı yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Ama aslında devlet tahakkümcülüğü çok daha eskidir. Esasen, insanoğlunun uygarlaşması aynı zamanda siyasî eşitsizliğin ve tâbiyet ilişkisinin daha sofistike kurumsal yapı ve mekanizmalara kavuşması anlamına da gelmiştir.  Ayrıca, ‘’erken devletler’’, David Hume’un söylediği gibi, daha başlangıçlarında fetih veya gasba dayandıkları gibi, modern devletlerin de birer savaş aygıtı olarak ortaya çıkmış oldukları hatırlanınca, devletlerin tahakkümcü karakterine şaşmamak gerekir.

Devlet tahakkümünün kişilerin iktidar isteğiyle yakından ilişkisi vardır. İnsanların çoğu başkalarını yönetmek, onlar adına kararlar almak, onlar üzerinde iktidar tesis etmek ister. Bu kimi zaman bir kişisel karakter meselesi olarak, kimi zaman avantaj elde etme meselesi olarak ortaya çıkar. Birçok durumda bu iki saik bir aradadır: İktidar tutkusunu aynı anda hem başkalarına hükmetme iştahı hem de yağmacılık eğilimi besleyebilir.

Modern devlet her iki açlığı da tatmin etmek için son derece elverişli bir araç ve verimli bir kaynak durumundadır. Devlet bir toplum içinde örgütlenmiş, büyüklüğü ve gücü bakımından rakipsiz bir organizasyon olduğu için, iktidar tutkunlarının açlığını en iyi o tatmin edebilir. Öte yandan, modern devlet toplumun kaynaklarının çoğunu kontrol etmektedir ve ‘’gerektiğinde’’ daha da fazlasını kontrolü altına alabilecek güce sahiptir ki, bu da onu –Franz Oppenheimer’in kavramlaştırmasıyla- çalışıp üretmeye ve ürettiğini başkalarının ürettikleriyle mübadele etmeye dayanan ‘’iktisadî’’ yoldan değil de, başkalarının çalışmasının ürününe el koymaya dayanan ‘’siyasî’’ yoldan zenginlik elde etme peşinde koşanlar için ideal bir hedef haline getirmektedir.

Bazı insanlarda iktidar tutkusu kontrol edilemez boyutlardadır. Bu da çeşitli nedenlerden ileri gelebilir; kendine güvensizlik, aşağılık kompleksi, daha önce iktidarın kötüye kullanımının mağduru olmuş olmak ve intikam alma isteği gibi. Montesquieu’nün ve Lord Acton’ın dikkat çekmiş oldukları gibi, iktidarın kötüye kullanılması aslında genel bir eğilim olmakla beraber, güç tutkularını bu gibi duygu veya tecrübelerin tetiklediği kişiler benzer konumdaki başkalarından daha fazla iktidarı kötüye kullanma eğilimindedirler. Bu yolda onları frenlemek neredeyse imkânsızdır. İktidarı kaybetmek bu gibi kişilerin kâbusudur, bu yüzden iktidarı ellerinde tutabilmek için her yola başvurabilirler.

Siyasîlerin devleti, başkalarına hükmetme suretiyle kendi iktidar açlıklarını doyurmak ve/veya toplumun kaynaklarını yağmalamak için kullanma sapmasından maalesef demokrasiler de muaf değildir. Aslında, demokrasi bu gibiler için biçilmiş kaftandır. Çünkü, demokrasi iktidar peşindeki muhterislerin iktidara ‘’barışçı’’ yoldan gelmelerinin önünü açar ve onlara demokratik meşruluğun kaynağı olan halka hitap etme imkânı verir. Bu araçları en iyi popülist politikacılar kullanabilirler. Kendilerini, ‘’devletin gerçek sahibi’’ olduğu halde elitler ve ‘’statüko güçleri’’ tarafından ‘’dışlanan’’ halkın gerçek temsilcileri olarak göstermeyi başarabilen siyasetçiler böylelikle hem iktidar açlıklarını tatmin edebilir, hem de kamusal kaynakları sözde ‘‘halk adına’’ kolayca yağmalayabilirler.

Onun için, iktidarın kötüye kullanılması ihtimaline karşı her an tetikte olmalıyız.

(Diyalog Gazetesi, 12 Nisan 2020)

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir