Son yıllarda Türkiye’de siyaset yapma tarzına ârız olan, birbiriyle ilişkili iki yönelim özellikle dikkat çekiyor.  Bunlardan biri, kitlelerin bilgisizliğine diğeri ise komplocu mantığına yatırım yapmaktır. Popülizm de bu ikisini birbirine bağlayan ana referansı oluşturuyor.

İkincisinden başlarsak, Türkiye’de politikacıların komplocu mantığa çok sık referans yapmaları getirisi yüksek olan bir siyaset yapma tarzıdır. Bu yol siyaseten gayet işlevseldir, çünkü komplocu mantık Türkiye’de farklı siyasî eğilimlerde olan kesimlerin hemen hemen hepsinde ortak olan bir zihniyeti temsil etmektedir. Aslına bakılırsa, bu komplocu zihniyetin Türkiye toplumunun ayırt edici, karakteristik bir özelliği olduğu bile söylenebilir.

İnsanların düşünme yeteneklerini bloke eden komplocu mantığın Türkiye’de bu kadar tutmasını kolaylaştıran önemli bir etken düşünce tembelliğidir. Aslında bu bir ‘’kısır döngü’’dür: Olaylar ve gerçeklerin sahici nedenlerini araştırmak ve bu nedenler üzerinde düşünüp taşınmak yerine, onları kestirmeden haricî bir güç veya iradenin komplosuna bağlamak, yani düşünce tembelliği, düşünme yeteneğimizi bloke eder; düşünme yeteneğimiz zayıfladıkça da düşünmekten kaçınmaya, düşünme tembelliğine savruluruz.

Düşünce tembeli komplo zihniyetliler, böylece, başlarına gelen kötü veya istenmedik şeylerin -sözgelişi, arzu ettikleri hayata kavuşamamanın- gerçek nedenlerini bulup onların üstesinden gelmeye çalışmak yerine, bu durumun onların başına gelmesinin kötü niyetli başkalarının bir tertip veya komplosunun sonucu olduğuna inanıp rahatlarlar. Bu rahatlamanın nedeni, sadece, bu suretle kişinin kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmenin vereceği yükten kurtulabilmesi değildir; belki daha da önemli neden, komplocu zihniyetin kaçınılmaz sonucu olan ‘’iyiler ve kötüler’’ ayrımında kişinin kendisini otomatik olarak ‘’iyiler’’ kategorisine yerleştirmesidir.

Bu zihniyet ulusal ölçeğe taşındığında da ‘’biz ve öteki’’, ‘’dost ve düşman’’ karşıtlığına dayalı bir siyaset biçimine temel oluşturur. Somutlaştırırsak, şöyle bir şey yani: ‘’Türk millet olarak bizim geri kalmışlığımızın, bu arada eğitim, bilim, kültür, sanat vb. alanlarındaki yoksulluk ve yoksunluğumuzun nedeni kötü niyetli düşmanlarımızın bize karşı kurdukları komplolardır.’’ Veya: ‘’Biz aslında her bakımdan iyi durumdayız, hatta rakiplerimizden de iyiyiz ama düşmanlarımız kıskançlık, haset, kin, nefret, husumet vb. yüzünden bizi kötü göstermeye çalışıyorlar.’’

Bu komplocu zihniyet Türkiye’de hayatın her alanına nüfuz etme eğilimindedir. Bugün Türkiye’de diziler ve filmlerden haber ve ”tartışma” programlarına kadar neredeyse bütün televizyonlarda hâkim olan ve bir yanda ”düşmanlar” öbür yanda ”kahramanlar” karşıtlığı üzerine oturan komplocu zihniyet toplumun genel kültürünün bir yansıması olduğu kadar, bunun arkasında siyasî bir  desteğin olduğunu veya en azından ulusal siyasetin bu gibi fikrî ve kültürel tutumları teşvik ettiğini tahmin etmek zor olmasa gerektir.

Siyasette kitlelerin komplocu zihniyetten beslenen düşünce tembelliğini istismar etmenin başlıca iki avantajı vardır. Biri şudur: Eğer meselâ devlet gücünü ve medyayı kontrol ettiğiniz için bunu yapabilecek güce sahipseniz, siyasî muhaliflerinizi ülkenin iyiliğini istemeyen ”bedhah” (kötücül) güçlerin veya kısaca ‘’Türkiye düşmanları’’nın içimizdeki uzantıları veya işbirlikçileri olarak gösterebilirsiniz. Bunu başardığınız ölçüde de, rakiplerinizi siyaset arenasından tasfiye edebilir veya en azından adamakıllı geriletebilirsiniz. Bu propagandanız başarılı olduğu ölçüde, kitleler ‘’düşman işbirlikçisi’’ partiler ve siyasetçilerin ne kamu politikası önerilerinin isabeti ve uygulanabilirliği üstünde düşünmeye, ne de onların size yönelttikleri itiraz, eleştiri veya suçlamaların ciddî veya haklı olup olmadığı üstünde kafa yormaya ihtiyaç duyarlar.

Bu siyasî patolojisinin ikinci ârazı olan ”kitlelerin bilgisizliğine yatırım yapma”ya gelince, son yıllarda hegemonik siyasetin dilinin sokaktaki adamın diline, ”kahvehane muhabbeti”ne çok benzemeye başladığı dikkatlerden kaçacak gibi değildir. Bu sahte halkçılık bunun fâili olan politikacılara gerçi hatırı sayılır büyüklükte bir kitle desteği sağlamaya yarıyordur ama, ne yazık ki bunun bedeli, ağırdır. Çünkü bu, kamusal işlerin tedvirinde ve kamu siyasetlerinin belirlenmesinde bilgi ve uzmanlığa pek de ihtiyaç olmadığı ve kahvehane muhabbeti düzeyindeki bir belagat becerisinin siyaset için yeterli olduğu kanaatinin halk arasında gitgide yerleşmesine hizmet etmektedir.

Siyasete ilişkin sahici bilgi sözkonusu olduğunda, bu son sapma komplocu mantıkla aynı kapıya çıkmaktadır. Ancak bilgi ve uzmanlıkla üstesinden gelinebilecek siyasî meselelerin ”kahvehane muhabbeti” düzeyindeki bir retoriğe kurban edilmesinin, yurttaşları siyasete ve kamu işlerine dair bilgilerini artırmaya teşvik etmeyeceği açıktır. Bu ayrıca, Türkiye’nin sürekli olarak yerinde saymasını garanti etmenin de reçetesidir.

 

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir