1. GİRİŞ

Kürt sorununun çözümü için hükümetin başlattığı girişim “kolektif haklar”la ilgili bildik tartışmayı yeniden gündemimize soktu. Bu çerçevede Kürt siyasî hareketi çevrelerinden zaman zaman seslendirilen bazı siyasî talepler kolektif hak talebi şeklinde algılandığından, sadece “Devlet” tarafından değil, entelektüel Türk kamuoyunca da sempatik karşılanmıyor. Kolektif haklar karşıtı söylem, bilinçli veya bilinçsiz olarak, geleneksel liberal argümanları kullandığı için, bu yazıda konuyu bu açıdan gözden geçireceğim.

Esas olarak liberal siyaset teorisinin genel bağlamı içinde şekillenmiş olan insan hakları doktrini, malum, hakları bireysel talepler veya hak edişler olarak algılamaktadır. Buna göre, insan hakları “birey olarak insan”ın haklarıdır. Hakların öznesinin birey olduğuna ilişkin düşünce, öncelikle, sadece bireylerin düşünme ve amaçlı etkinlikte bulunma yeteneğine sahip olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu anlayışa göre, gruplar ve toplulukların onları oluşturan bireylerden bağımsız ahlâkî statüleri yoktur. Öte yandan, bireyci hak tasavvurunu haklı gösteren ciddi pratik nedenler de vardır ki, bunların başında, insan haklarının esas olarak toplu varlık biçimlerine karşı korunma ihtiyacından kaynaklanması gelmektedir. İnsan hakları öncelikle topluma ve onun örgütlü temsilcisi olan devlete karşı ileri sürülen iddia ve taleplerdir.

2. İKİ FARKLI KOLLEKTİF HAK ANLAYIŞI

Dolayısıyla, geleneksel liberal anlayış, istisnai durumlar dışında, “kolektif haklar”ı kabul etmekte isteksizdir. Bu hakları kabule değer gördüğü durumlarda da liberal teori bunların “insan hakkı” olarak nitelenmesine genellikle karşı çıkar. Bu anlayış açısından, ahlâki bakımdan onaylanmaya değer grup veya topluluk hakları ancak bireysel olarak temellendirilebilen haklardır. Grupların üyelerinin çıkar ve tercihlerinden türetilemeyen, onlardan bağımsız bir kolektif haktan söz edilemez. Çünkü, herhangi bir grubun, üyelerinden bağımsız olarak doğrudan doğruya kendisine ait bir ahlâki statüsü yoktur. Gruplara grup olarak benzer bir ahlâkî statü atfedilemez. Ahlâki konuma sahip olanlar sadece tek tek kişilerdir.[1]

Son on yılda özellikle “grup hakları”na ilişkin yazılarıyla temayüz etmiş olan insan hakları teorisyeni Peter Jones[2] bu konuya kavramsal düzeyde vuzuh kazandıran bir ayrım geliştirmiştir. Jones iki tür “kolektif hak” arasında bir ayrım yapmaktadır. Buna göre, bazı kolektif haklar aslında söz konusu olan grubun üyelerinin ortak çıkarını koruyan haklardır. Bu durumda bütün grup üyelerinin paylaştığı bir çıkar söz konusudur. Burada bireylerin ayrı ayrı değil ama birleşik olarak sahip oldukları haklar söz konusudur. Bu gibi örneklerde, gruba onun mensubu olan bireylerin dışında ve üstünde bir varlık atfedilmez ve dolayısıyla grup hakları grup üyelerine rağmen ve onlara karşı var olan haklar niteliğinde değildirler. Bu özellikleri dolayısıyla, bu gibi “kolektif” hakların insan hakkı anlayışıyla çelişmeleri söz konusu değildir.

Buna karşılık, ikinci tür kolektif haklar öznesi doğrudan doğruya grup -grubun bağımsız kolektif kimliği- olan ve grup üyelerinin haklarından türetilemeyen haklardır. Başka bir ifadeyle, bir hak ancak eğer bir grubun ayrı ayrı üyelerinin değil de bizatihi grubun sahip olduğu bir hak ise o bir grup hakkıdır. Bu anlayış açısından hakkı tanımlayan çıkar, grubu oluşturan üyelerin ayrı ayrı çıkarlarının bir toplamı olarak değil de tek bir varlık olarak grubun kendi çıkarı olarak anlaşılmaktadır. Burada bir grup kendi üyelerinden ayrı bir kimlik veya ahlâki statü olarak ortaya çıktığı için, kendi üyelerine karşı veya onların üstünde haklara sahip sayılmaktadır. Bu anlayış bir grubun kendi üyelerine karşı haklar ileri sürmesine imkân vermesi yanında, aynı zamanda gruba bireylerin önünde bir ahlâki statü tanımasından dolayı da sakıncalıdır. Bu nedenlerle, bu tür grup hakları insan hakkı olarak nitelendirilemezler.

Bu yaklaşımla tutarlı olarak denebilir ki, eğer bizatihi gruplara ahlâkî statü atfederseniz (ikinci anlayış), grubun, üyelerinin çıkar ve tercihlerine rağmen, onlara aykırı olarak yapabileceği şeyler olduğunu da kabul ediyorsunuz demektir. Böyle bir anlayış ise açıkça insan hakkı kavramına aykırıdır. Söz gelişi, sendikanın istediğinden daha düşük bir ücretle işyerinde çalışmaya istekli olan sendika üyelerinin çalışmasına izin vermeyen mevzuat grup haklarının birey haklarıyla çatışmasının tipik bir örneğidir.  Bu arada, kolektif haklar kavramı baskıcı rejimler tarafından bireysel insan haklarını reddetmek veya bastırmak amacıyla kullanılmaya elverişlidir ve nitekim zaman zaman otoriter rejimler tarafından bu amaçla da kullanılmaktadırlar. Kolektif hakların kaygı yaratmasının başka bir nedeni de, bu terimin bireylerin haklarından çok topluma karşı ödevler fikrini genelleştirmesi ve öne çıkarmasıdır.

3. UYGULAMADAN ÖRNEKLER

Mamafih, bu teorik arka plana rağmen, uygulamada gerek uluslararası insan hakları belgeleri gerekse ulusal anayasalar ve diğer haklar belgeleri bireysel haklar yanında kimi kolektif haklara da yer vermişlerdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun “insanlık durumu”nun gereklerine büsbütün yabancı olan keyfî bir tercihin sonucu olduğu da kolaylıkla söylenemez. Açıktır ki, insanlar için temel öneme sahip şeylerin bir kısmı onların ancak başkalarıyla birlikte yapabilecekleri etkinliklerle ilişkilidir. Onun içindir ki, bireysel insani iyiler yanında kolektif insani iyiler de vardır.

Ne var ki, bu gibi ulusal ve uluslararası hukukî metinlerde yer verilen “kolektif” hakların veya grup haklarının önemli bir kısmı aslında grubun doğrudan doğruya kendisine ait olan haklar olmaktan çok, ya grup üyelerinin ortaklaşa kullanabildikleri ya da üyelerin ortak çıkarını temsil eden haklar olarak görülebilirler ve bu bakımından bireysel hak anlayışına zaten ters düşmezler. Ama yine de insan hakları belgeleriyle güvence altına alınmış olan grup haklarının hepsinin böyle olduğu söylenemez; bu belgeler öznesi doğrudan doğruya gruplar olan kimi hakları da tanımışlardır.

Şimdi bazı örneklerle meseleyi daha anlaşılabilir hale getirmeye çalışalım. Sivil ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 27. maddesinde yer verilen hak görünüşteki kolektif özelliğine rağmen aslında bireysel bir kültürel hak anlayışını yansıtmaktadır. Nitekim maddede şöyle deniyor: “Soy, din veya dil bakımından azınlıkların bulunduğu devletlerde bu azınlıklara mensup kişiler, grubun öteki üyeleri gibi, kendi kültür yaşantılarına sahip olmaktan, kendi dinlerine inanmak ve gereğini yerine getirmekten veya kendi dillerini kullanmaktan yoksun bırakılamazlar.”

Ayrıca, Avrupa Konseyi çerçevesinde hazırlanıp yürürlüğe konmuş olan gerek Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi gerekse Avrupa Bölgesel veya Azınlık Dilleri Yasası esas olarak bireysel kültürel haklar anlayışına dayanan sözleşmelerdir. Bu nokta o kadar belirgindir ki, her iki sözleşme de azınlık mensuplarına veya azınlık dili yahut bölgesel dil konuşanlara “ülke bütünlüğü”ne aykırı faaliyette bulunma hakkı verilmediğini açıkça belirtmiştir. Onun için, Türkiye’nin halâ bu sözleşmeleri imzalamak ve onaylamaktan kaçınması anlaşılabilir bir durum değildir.

Buna karşılık, gerek Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin gerekse İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 1. maddelerinde halklara tanınan “kendi-kaderini-tayin” hakkı tipik bir kolektif haktır. Yani, bu hakkın öznesi bireyler değil, doğrudan doğruya halklar veya uluslardır. Gerçi, birçoklarının ileri sürdüğü gibi, bu hakkı da grubun (halk veya ulus) bağımsız ahlâkî statüsü yerine, grup üyelerinin insan olmadaki genel çıkarlarıyla temellendirmenin, başka bir ifadeyle, kendi kaderini tayin hakkının dayanağını bireylerin ortak çıkarında görmenin mümkün olduğu akla gelebilir. Ne var ki, böyle bir temellendirmenin grubun bütün üyeleri bakımından geçerli olacağı her zaman kesin değildir. Diyelim ki, “ulus”un iyiliğini veya çıkarını “kalkınmacı” veya “dinci” bir diktatörlük”te gören bir rejim, dış baskı ve müdahaleden azade olduğu ölçüde “ulusun kendi kaderini tayin hakkı”yla tutarlı olabilir; ama böyle bir rejimin, temel haklarını “kalkınma”ya veya “uhrevî kurtuluş”a feda etmeye hazır olmayan üyelerinin çıkarına olduğu söylenemez.

Bunu yine Peter Jones’tan yararlanarak şöyle de ifade edebiliriz: Dış dünyaya karşı bir hak olarak “kendi-kaderini-tayin” insan haklarına dayalı demokratik bir yönetim hakkı doğurmaz. Meselâ, halkın seçtiği bir yönetimi deviren bir askeri darbe bu anlamda kendi kaderini tayin hakkını ihlâl etmezse de, halkın kendi işlerini yürütme ve kontrol etmesi anlamında kendi kaderini tayin hakkıyla bağdaşmaz. Öte yandan, kendi kaderini tayin hakkının bir sonucu olarak “ayrılma hakkı” her zaman ana toplumdan ayrılması söz konusu olan halkın bütün üyelerinin çıkarına olmayabilir. Bu gibi durumlar bize, daha genel olarak, “ulusal çıkar”la insan hakları arasında bir gerilim potansiyeli bulunduğunu da hatırlatmaktadır.

4. TÜRKİYE’DE KOLLEKTİF HAKLAR

Grup hakları konusunda çekimser olan, hatta kaygı duyan resmî ve gayrı resmî çevrelere, en başta bu nitelikteki bazı hakların aslında T.C. Anayasası’nda da tanınmış olduğunu ve bunların da bireysel haklar aleyhine sonuçlar doğurmaya elverişli olduklarını hatırlatmak isterim.  Anayasa’nın 41. maddesinde öngörülen “ailenin korunması”nda korunan hakkın öznesi aile dediğimiz gruptur. Bu hükme dayanarak yapılabilecek kimi yasal düzenlemeler ailenin kendisini korumayı ailenin kimi üyelerinin haklarını ihlâl edecek şekilde ileri götürülebilir (Bilmiyorum ama belki de mevzuatımızda böyle hükümler vardır). Yine Anayasa’nın 10. ve 50. maddeleri çerçevesinde kadın “cinsi”ni (bir grubu) korumak için alınacak istihdamla ilgili kimi tedbirler somut durumlarda kimi erkeklerin bireysel haklarını ihlâl edebilir. Bir grup olarak “gençler”in “cehaletten korunması” (Anayasa m. 58), kendini geliştirme anayasal hakkı (m. 17) çerçevesinde tek tek gençlerin “Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda” endoktrine edilmekten korunma hakkını ihlâl eder. Bir grup olarak “sanatçıları korumak” (m. 64) için alınacak kimi tedbirler devletçe “himayeye mazhar” görülen sanatçıları diğer meslektaşları aleyhine avantajlı hale getirebilir. Etnik Türklerin dil, tarih ve kültürünü araştırma ve geliştirme amaçlı kurumlar (Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesindekiler, m. 134) etnik Türk olmayan yurttaşlara da haksız maliyet yüklemektedir. “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları”na ilişkin düzenleme (m. 153) meslek mensuplarını kolektif bir bütün olarak dikkate aldığı için, bu kurumlara tanınan ayrıcalıklar ilgili mesleklerde çalışıp da çıkarları bu örgütlerle uyuşmayan meslek mensuplarının hak ve çıkarlarını ihlâl etmektedir.

Daha temelde, resmi dilin sadece Türkçe olması (m. 3) anadili Türkçe olmayan bazı yurttaşları (bazı “Türk”leri, m. 66) birçok bakımdan (başta eğitimde, kamu hizmetine girişte ve hak aramada) mağdur eder. Buna paralel olarak, “Türkçeden başka hiçbir dil(in) eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına okutulamaması ve öğretilememesi” (m. 42) aynı şekilde 66. maddede tanımlanan anlamda “Türk”lerin bir kısmı aleyhine ayrımcılık oluşturur. Halbuki aynı Anayasa’nın 10. maddesi kimseye –başka nedenler yanında- dili nedeniyle de ayrım yapılamayacağını buyurmaktadır. Görülüyor ki, bu örneklerde kolektif bir kimlik olarak Türklerin (“Türk Milleti”nin) hakkı bu milletin hatırı sayılır nispetteki bazı fertlerinin aleyhine işlemektedir.

Demek ki, en azından yürürlükteki anayasa açısından kolektif hak anlayışı hiç de öyle uzak durulması gereken bir anlayış olarak durmuyor. Başka bir ifadeyle, Kürt sorunu söz konusu olduğunda devlet ve siyaset elitinin adını bile duymak istemediği kolektif hak kavramının, aynı çevrelerin baş tacı ettikleri 1982 Anayasası’nda yeri vardır. Öyleyse, onların asıl sorunu bu kavramla değil, bu gibi taleplerle ortaya çıkabilecek Kürtlerle ilgilidir.

5. KOLLEKTİF KÜLTÜREL HAKLAR VE KÜRT SORUNU

Peki, çoğulcu toplumlarda farklı kültürel gruplar genellikle ne gibi kollektif haklar talep edebilirler veya etmektedirler? Veya Türkiye’nin Kürt sorununa benzer sorunlarla karşılaşan toplumlarda, bizdeki resmî mahfilleri kaygılandıracak türden hangi grup hakları gündeme gelmektedir?…

Şüphesiz, bu gibi durumlarda en başta kendi kaderini tayin hakkı gündeme gelmektedir. Bu hak çoğu kimseye hemen “ayrılma” hakkını çağrıştırmaktaysa da, bu yola başvurmadan da kullanılabilecek kendi kaderini tayinle ilgili haklar vardır ki, bunların başında “öz-yönetim hakları” gelmektedir. Öz-yönetim hakları kültürel grup veya topluluğun ana toplum içinde kalarak kendini yönetmesine imkân verecek özerk kurumların (başta, yerel parlamento) varlığını gerektirmektedir. İspanya’nın “bölgeli devlet” örneğinde görüldüğü gibi, özerklik zorunlu olarak federalizmi gerektirmemektedir. Ama yine de bu modelde geleneksel üniter devlet anlayışıyla bağdaşabilirliği tartışılabilir düzeyde, merkezden yerel topluma bir “yetki devri” söz konusudur.

Kimi durumlarda kültürel-etnik gruba veya gruplara ulusal parlamentoda özel temsil hakları ve bu çerçevede meselâ seçim kotası tanınması söz konusudur ki bunun tam anlamıyla bir kolektif hak olduğu açıktur. Bu, kültürel gruba özerklik tanıyan bir çerçeve içinde olabileceği gibi, bundan bağımsız olarak da gerçekleştirilebilir. Bazan da, özellikle “yerli halklar”a toprak tahsisi yapılmakta ve toprağın grup dışındaki kişilere satışı ya yasaklanmakta ya da çok zorlaştırılmaktadır. Mamafih, bu türden bir grup hakkı bizatihi grubun kendisini geliştirmesine zarar vereceği gibi, bunun bireysel insan haklarıyla da bağdaşmayacağı açıktır.

Kimlik farklılıklarının ortaya çıkardığı sorunlara verilen en yaygın cevaplardan biri kültürel grupları destekleme amaçlı politikalarıdır. Burada kastettiğim, farklı kültürlere veya gruplara mensup bireylere yönelik pozitif ayrımcılık politikaları değil, doğrudan doğruya kültürel grubun varlığını sürdürmesini sağlamaya dönük destek politikalarıdır. Azınlıkta kalan grupların ve onların kültürlerinin varlığını sürdürmeye dönük bu türden kayırma politikalarının arkasında iki temel görüş yatmaktadır: Birincisi, farklı kültürleri korunması gereken birer değer olarak gören düşüncedir. Gerçi, farklılığın her zaman objektif olarak “iyi” veya “zenginlik kaynağı” olacağı söylenemezse de, bireysel insan haklarıyla çatışmadığı sürece bu tür politikaların izlenmesinde yine de bir sakınca yoktur. İkincisi, kültürlerin değerinin onların mensuplarının bireysel tercih ve çıkarlarından bağımsız olduğu düşüncesidir ki bu bazı durumlarda bu grupların kültürel hayatına katılmak istemeyen bireylerin haklarını göz ardı eder. Bu düşüncenin özel bir türü, Will Kymlicka’nın ileri sürdüğü gibi[3], kişisel özerkliğin ancak kültürel bir zeminde mümkün ve anlamlı olduğudur. Ne var ki, belli bir topluluğun kendi dil ve kültürünü gelecek kuşaklara aktarmasına yarasa da, o grubun kültürel pratiklerinin veya hayat tarzının devletçe özel olarak korunmasını öngören bu politika, aynı zamanda, gelecek kuşaklara bir hayat tarzını dayatmak suretiyle de onların özerkliğine müdahale edici niteliktedir.[4]

Mamafih, bu gibi durumların insan hakları açısından yaratabileceği sakıncalar grup üyelerinin “ayrılma” (çıkış) hakkını güvenceye alan düzenlemelerle kısmen ortadan kaldırılabilir. Sözünü ettiğim ayrılma hakkı bireyin (artık) beraber yaşamak istemediği grubu tamamen terk etmesi şeklinde kullanılabileceği gibi, sadece belli bir uygulamadan veya kurumdan çekilme şeklinde de kullanılabilmelidir. Meselâ, Quebec eyaletinde yaşayan Anglo-Sakson kökenli olmayan Kanada vatandaşlarının çocuklarını İngilizce eğitim veren bir okula göndermelerini yasaklayan düzenleme bu ilkeye ters düşmektedir. (Sırf bir zihin jimnastiği olmak üzere, bu cümleyi “Anglo-Sakson kökenli olmayan” yerine “Kürt”ü, “İngilizce” yerine de “Türkçe” yi koyarak da okuyabilirsiniz.) Ayrıca, ayrılma hakkının işlerliği olması için, kültürel grubun içinde yer aldığı ana toplumun açık ve çoğulcu bir yapıya sahip olması, yani ayrılan –veya dışlanan- kişinin ana toplumda yaşayabilme şansı bulunması gerekir.

Başka bir kolektif kültürel hak örneği kamusal destekli radyo-televizyon yayınıdır. Bu, farklı grup üyeleri için kültürel ifadeye ve iletişime imkân veren bir yol olmasının yanında, bir önceki paragrafta belirttiğim belli bir kültürün varlığını sürdürmesini destekleme amacına da hizmet edebilir. Bunun gibi, kültürel toplulukların kendi özel günlerinin tanınması da kolektif bir kültürel haktır. Bu belli bir kültürel gruba tanınmış bir hak olarak ortaya çıksa da, bu gibi seremonilere katılmanın bireysel tercihlere bağlı olması ölçüsünde “ayrılıkçı” üyeler bakımından baskıcı olmaktan çıkar. Ancak, burada şöyle bir sorun da vardır: Kültürel toplulukların kimi özel günleri ana toplumun onaylamayacağı veya onunla beraber-yaşamayı zora koşan politik semboller niteliğinde olması durumunda, bu hakkın bütün kapsamıyla tanınması gerilim kaynağı olabilir.

Kültürel grupların dil ve eğitim hakları meselesine gelince: Bunlar başlıca, anadilde ifade, bu dilin yöresel düzeyde ikinci resmî dil olarak tanınması, ana dilini öğrenme ve bu dilde öğrenim görme haklarıdır. Bunlardan birincisinde tartışılacak hiçbir yan yoktur. Nitekim, Türkiye’de de 2001 Anayasa değişikliğiyle anadilde ifade yasağı kaldırılmıştır. Kültürel grubun dilinin ikinci dil olarak tanınması ise Kürt sorunu bağlamında bana bile gerçekçi bir talep olarak görünmüyor. Çünkü, bu ancak etnik temelli bir federalizm veya özerklikle birlikte uygulanması anlamlı olan bir seçenektir. Kaldı ki, Türkiye’de Kürt nüfus belli bir bölgede toplanmış olmayıp, bütün Türkiye’ye dağılmış durumdadır. Resmi eğitim-öğretim kurumlarında ana dilini öğrenme hakkının Kürtlere tanınmasına da zaten genellikle sempatiyle bakılmaktadır. Dil ve eğitim haklarıyla ilgili asıl sorun, Kürtlere anadilde öğrenim görme hakkının tanınıp tanınmayacağıyla ilgilidir. Ben ahlâkî bakımdan bu hakkı tanımazlık etmeye hiçbir toplumun –veya kimsenin- hakkı olmadığını düşünmeme rağmen, tanınması halinde bu hakka Türkiye’nin devlet seçkinlerinin korktuğu kadar bir talep olacağını da sanmıyorum. Kaldı ki, tanınmış olsa bile bu hak Kürtlerin yaşadığı bölgede Türkçeyi tamamen devre dışı bırakacak şekilde değil, bir seçenek olarak düzenlenmek durumundadır. Yani, sadece bunu talep edenler eğitimlerini Kürtçe görebileceklerdir. Kürtçe eğitim veren üniversite kurmak isteyenler olursa, bu da vakıf üniversiteleriyle ilgili mevcut düzenlemede yapılacak küçük bir değişiklikle mümkün olabilir.

6. SONUÇ

Sonuç olarak, bu yazıda benim asıl anlatmak istediğim şudur: Yaklaşık bir asırdır etnik-kültürel ulus anlayışı üzerine oturan bir siyasî geleneği temsil eden bizimki gibi bir toplumda kolektif haklar fikrinin özellikle de kimlikle bağlantılı taleplerle birlikte gündeme gelmesinin çoğu kimseyi endişeye sevk etmesi anlaşılabilecek bir durumdur. Ama böyle bir toplum eğer kendisiyle tutarlı olmak istiyorsa, başka kültürel grupların haklar bakımından kendilerine kolektif kimlikler olarak muamele edilmesi talebinden duyduğu kuşkuyu kendi etnisitesi için de göstermesi gerekir. O zaman da, kendi anayasal-hukukî sistemini kolektif haklar anlayışından tümüyle arındırması, bunun sonucu olarak da bütün hakları bireysel temelde tanıması ve etnik-kültürel ayrımlardan kaçınması gerekir. Yok eğer bunu yapmak istemiyorsa, ahlâki bakımdan, kendisi için uygun gördüğü kolektif hakları diğer kültürel gruplar için de onaylamasından başka yol yoktur.

Kaldı ki, bu süreçte gündeme gelebilecek eğitim ve kültür haklarının çoğunun bireysel temelde tanınması da pekalâ mümkündür. Bu konuda yukarıda sözünü ettiğim iki Avrupa sözleşmesinden yararlanılabilir. Buna rağmen, eğer Kürtlerden gelecek hak talepleri arasında kolektif mahiyette olanlar olursa, bunların da kategorik olarak reddedilmesi gerekmez. Bireylerin “ayrılma” (çıkış) hakkını güvence altına aldığınız sürece, bunların gerçek bir ihtiyaca karşılık gelen ve Kürt sorununun çözümüne gerçekten katkı yapabilecek nitelikte olanlarına da açık olmakta bir sakınca yoktur. Konuya fikrî tutarlılık açısından bakanlar –tabiî, başta liberaller- açısından ise şunu söylemek isterim: Kavramsal tutarlılık elbette iyidir, ama bazan kavramsal tutarlılığın insanî maliyeti, sorumluluğunu almak istemeyeceğimiz kadar büyük olabilir.

* Taraf, 11 Eylül 2009.

NOTLAR

[1] Grup haklarının insan haklarıyla ilişkisi konusundaki tartışmalar için bkz. Mustafa Erdoğan, İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (Ankara: Orion Yayınları, 2. b., 2011), ss.84-105.

[2] Bkz. Peter Jones, “Group Rights and Group Oppression”, The Journal of Political Philosophy, Vol. 7, n. 4 (1999), 353-377; Peter Jones, “Human Rights, Group Rights and Peoples’ Rights”, Human Rights Quarterly, Vol. 21, n. 1 (1999), 80-107.

[3] Will Kymlicka, Multicultural Citizenship: A Liberal Theory of Minority Rights (Oxford University Pres, 1995).

[4] Belirtmek gerekir ki, bu sakınca sadece kültürel gruplar veya azınlık grupları bakımından değil, “ulusal kültür”ün devletçe desteklenmesini öngören her politika için geçerlidir.

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir