Türkiye AKP yönetimi altında gerçekten akıl-almaz garabetlerle dolu bir ülke halini aldı. En son geçen hafta bir hâkim duruşma sırasında bir kadın avukatın etek boyunu ölçmeye yeltendi. Yargı sistemimizde hemen hemen her gün buna benzer tuhaflıklarla ve daha da önemlisi vahim adaletsizliklerle karşılaşıyoruz. Son birkaç yıldır ülkede haksızlık ve hukuksuzluklar zulüm boyutuna ulaşmış bulunuyor. Gerçi bu öteden beri azçok böyleydi, ama çok-partili hayata geçtiğimizden buyana yargı sistemimiz hiç bugünkü kadar adaletten sapmamıştı.

Ama bütün bunlar olurken, bir taraftan da kimi yüksek rütbeli siyasîler zaman zaman işlerin düzeleceği hissini uyandıran sureti haktan görünen açıklamalar yapmaktan da geri durmuyorlar. Alın işte iktidarın ‘’Yargı Reformu Stratejisi’’ne ilişkin en son ‘’müjdesi’’ni… İçinde hukuk ve adalet sistemimizin sahiden düzeltilmesine yönelik –en başta, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını sağlayacak- hiçbir esaslı önerinin yer almadığı bu sözde reform paketinin ilk amacı, besbelli ki, İstanbul seçimine giderken ülkede yalancı bir bahar havası estirmektir. Bu paketin, Türkiye’nin ”adalet dağıtma”ya hiç de uygun olmayan hukuk ve adalet sistemi ile nerdeyse olabilecek en kötü hukukçu yetiştirme düzenine devâ olması sözkonusu bile değildir.

Öyledir, çünkü bugünkü Türkiye’de yargıyla ilgili olarak en azından şu üç esas üzerine oturmayan hiçbir girişim sahici bir yargı reformu sayılamaz: (1) Hukuk sisteminin ‘’hukukun üstünlüğü’’nün gereklerine uyarlanması, (2) Yargının (mahkeme sisteminin) ‘’adalet dağıtma’’ amacına uygun olarak yeniden düzenlenmesi, (3) Başta hukuk eğitimi olmak üzere hukukçu yetiştirme düzeninin müfredat, kültür ve yöntem olarak bu amaçlarla tutarlı hale getirilmesi. Bu hedeflerin her birini kısaca açıklayalım.

İlk olarak, Türkiye’nin hukuku özellikle son yıllarda gerek yapısal özelliği gerekse normatif içeriği bakımından adaletin ve hukukun üstünlüğünün gereklerinden büsbütün uzaklaşmış bulunuyor. Türk hukuku artık kişilerin haklarını koruyan ‘’âdil davranış kuralları’’ sistemi olmaktan çıkmış ve hak-hukuk gözetmeyen bir devlet buyrukları yığınına dönüşmüştür. Bu sistemde bireylerin ne geleceği öngörme ne de kendilerini devlet gücünün keyfî kullanımına karşı güvende hissetme imkânı vardır. Kanunsuz suç olmaz, kanunlar geçmişe yürümez, suçların şahsiliği gibi evrensel hukuk ilkeleri rafa kaldırılmıştır.

İkinci olarak, hukuk sadece kurallar sistemi demek değildir; hukukun adalet üretebilmesi onun içerdiği kuralların niteliği kadar bu kuralların nasıl uygulandığına da bağlıdır. Oysa Türkiye her iki açıdan da talihsiz bir ülkedir: yani, burada hukuk kuralları ne âdildir, ne de hakkaniyetle uygulanırlar. Ben Türkiye’nin yargıyla ilgili temel sorununu, yürürlükteki hukukun adaletin gereklerini karşılamamasından çok, veya en az onun kadar, onu hakkaniyetle uygulayacak teknik uzmanlık ve tarafsızlıkla donanmış hâkimlerimizin eksikliğiyle ilgili görüyorum. Çünkü, haklı olarak söylendiği gibi, iyi yetişmiş, donanımlı hâkimlerin elinde kötü bir hukuk bile adalete hizmet edebilir, en azından daha az adaletsizlik üretecek şekilde uygulanabilir.

Türkiye’de yargının varlık nedeni hiçbir zaman ‘’adalet dağıtmak’’ olmamıştır ama çok-partili siyasî hayata geçtiğimizden buyana adaletten en fazla sapıldığı dönem AKP iktidarının 2011 sonrası dönemi olmuştur. Bu dönemde, hukukun devletin yurttaşlara yönelik tek-taraflı buyrukları olarak anlaşılmasıyla tutarlı olarak, hukuk uygulaması da devletin bir tür güç gösterisi halini almıştır. Genellikle mahkemeler kanunların adalet bakımından eksik-gediklerini ve kusurlarını uygulamada düzeltmek şöyle dursun, aksine onları olumsuz etkilerini daha artıracak şekilde yorumlayıp uygulamaktadırlar. Dahası, ister kasıtlı olsun isterse uygun ve yeterli bir formasyona sahip olmamaktan ileri gelsin, birçok örnekte mahkemeler uygulama yoluyla kanunlarda bile var olmayan yeni adaletsizlikler üretmektedirler. Özetle, mahkemeler çâresizlerin, mazlum ve mağdurların istinadgâhı veya son sığınağı olmaktan çıkmış bulunuyor. İnsanlar mahkemeleri hak arama kapısı olarak görmeyi bıraktılar.

Şimdi üçüncü noktaya, hukukçu yetiştirme düzenimizin yapısına gelebiliriz. Türkiye’de hukuk uygulamasının adaletten sapmasının nedenlerinden biri açıkça politiktir, yani son yıllarda bilinçli bir şekilde yargı bağımsızlığının kaldırılması ve mahkemelerin iktidara bağımlı hale getirilmesidir. Bu bir yandan yargının siyasî iradenin uzantısı durumunda olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından yönetilmesiyle, bir yandan da iktidar partisinin çok sayıda üye ve sempatizanının hâkimlik-savcılık mesleğine atanması yoluyla sağlanmıştır. Ayrıca, yaratılan genel korku havası hâkim ve savcılar için iktidarın talimat, telkin ve tavsiyelerine direnmeyi maalesef bir cesaret meselesi haline getirmiş bulunuyor.

Hukuk uygulamasının hukukun üstünlüğü ve adalet açısından ciddî bir probleme dönüşmesinin daha az politik olan diğer nedeni ise hâkim-savcı yetiştirme düzenimizin bu ilkelerle uyumlu olmamasıdır. Bu düzenin temelini Türkiye’deki hukuk eğitiminin yapısı oluşturmaktadır. Bizim hukuk eğitimi sistemimizin temel kusuru öğrencileri müstakbel ”adalet dağıtıcılar” olarak yetiştirmeyi hedeflememesi, buna bağlı olarak da yürürlükteki mevzuatı belletmeyi onlara hukuk ve adalet nosyonu kazandırmanın önüne geçirmesidir. Onun için, bu sistemin ürettiği standart bir hukukçunun ”yerli ve millî” formasyonu, Türkiye dışına çıkıldığında evrensel anlamda formasyonsuzlukla sonuçlanmaya mahkûmdur. O kadar ki, tipik bir Türk hâkim ve savcısının –kendisine belletilmiş olan millî mevzuatı anlatmak dışında- hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, hukukî yorum ve argümantasyon, yargı ve mahkeme gibi hukuk formasyonunun temel kavramları hakkında Türk olmayan bir kişiye anlamlı gelecek doğru-dürüst bir şeyler söyleyebilme ihtimali yok gibidir.

Bu düzenin başka bir kusuru, hukukçuluğun bir ölçüde elit bir meslek olmak zorunda olduğunu görmezlikten gelmesidir. Bununla, hukukçu adaylarının toplumun sosyo-ekonomik ve kültürel olarak ”üst” katmanlarından gelmesinin şart olduğunu kastetmiyorum. Kast ettiğim, hukuk eğitiminin bir üst eğitim olmasını ve az sayıda seçkin kurumlarda verilmesini sağlamak gerektiğidir. En başta, hâkim kültürünün baskın özelliğinin halâ taşralılık olduğu ve yeterli sayıda nitelikli akademik hukukçuya sahip olmayan Türkiye gibi bir ülkede yüze yakın ‘’hukuk fakültesi’’ kurmak ve buralara hukuk eğitimi için zihinsel kapasitesi veya donanımı yeterli olmayan binlerce genci almak akla ziyandır. Böyle bir düzende bırakınız doğru-dürüst hukuk öğretilmesini, hukuk mezunlarına medeniliğin asgarî standartlarını kazandırmak bile imkânsız gibidir.

Oysa, hukuk eğitiminin öğrencilere, evrensel anlamda hukuk formasyonuna ek olarak, yine evrenselci bir bakış açısı ve kültür kazandırmayı hedeflemesi gerekmektedir. Böyle bir formasyon oluşturmayı amaçlayan bir eğitimin, yürürlükteki mevzuatı belletmenin ötesinde, hukuk-adalet ilişkisinin genel bağlamı içinde, öncelikle hukukî yorum ve hukukî muhakemenin yapısı üzerinde odaklanan sahici bir hukuk nosyonu kazandırmayı hedeflemesi zorunludur. Çok tuhaftır ki, bildiğim kadarıyla, Türkiye hukuk fakültelerinin müfredatında hukuk ve adalet ilişkisi üzerinde odaklanan bağımsız bir ders yoktur. Bu arada, ‘’hukuk metodolojisi’’ derslerinin de çok azı yorum ve argümantasyon konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Daha temelde, bu dersleri verebilecek formasyona sahip akademisyenler de ne yazık ki fazla değildir.

Öte yandan, hukuk eğitim-öğretiminin, öğrencilerin her aşamada medenî dünyayla ilişki içinde, hatta içi içe bulunmalarının sağlanmasıyla beraber giden bir evrenselci kültürel zeminde gerçekleştirilmesi gerekir. Ne var ki, Türkiye’de hukuk eğitimine bile devletçi-milliyetçi bir ruh hâkimdir; ayrıca bu eğitim esas olarak ‘’hukukçu’’lar ve bu arada ‘’adalet dağıtacak’’ meslek adamları yerine mevzuat bilen ‘’devlet memurları’’ yetiştirmeyi amaçlamaktadır.

Kısaca, halihazırdaki durumda hukuk adamı yetiştirme düzenimizin sonucu şöyle özetlenebilir: Köy veya kasabasından gelerek doğrudan hukuk fakültesine giren lise mezunu bir ‘’Türk genci’’nin, evrensel bir hukuk perspektifi ve dünya görgüsü ve bilgisi kazanmadan, üstelik yeterli bir hayat tecrübesinden de yoksun olarak, mezuniyetini izleyen iki-üç sene içinde ve 24-25 yaşlarında hâkimlik koltuğuna oturması mümkündür. Son yıllarda AKP iktidarı yargıyı bu derece partizanlaştırmış olmasaydı bile, bu manzaradan adalet dağıtan hâkimler çıkmasını beklemek ham hayaldir.

Onun için, siyasî iktidar ‘’yargı reformu’’ filan diyerek kimseyi kandırmasın. Bu konuda samimi olsalardı, en başta bireylerin devletin asla ihlâl edemeyeceği vazgeçilmez temel haklara sahip oldukları ve hukukun devlet buyrukları demek olmadığı fikirlerini içselleştirir; mahkemelerin devletin cebir gücünün icra araçları olmaktan öte adalet dağıtan kurumlar olduğuna sahiden inandıklarını göstermek üzere de yargı üzerindeki siyasî baskıyı kaldırır, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını sağlarlardı.

Kısaca, seçim rüşvetiyle adalet olmaz.

(2 Haziran 2019) Daktilo 1984

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir