1. Adalet Kavramı

Hukukun ve siyaset felsefesinin temel kavramlarından biri olan adaletin evrensel bir insanî değeri temsil ettiği şüphesizdir. Günümüzde evrensel addedilen başka birçok değer gibi adalet hakkında da ilk sistematik düşünceler eski Yunan uygarlık dünyasında ortaya atılmıştır. Nitekim, adalet hakkındaki çağdaş literatürün vazgeçilmez referansı eski Yunan düşünürleri, özellikle de Aristoteles’tir. Gerçekten de günümüzde adalet hakkında yazılan hemen hemen her eser tartışmaya ya Aristoteles’le başlar ya da bir şekilde ona genişçe yer verir. Ancak Aristoteles adaleti esas olarak bireysel bir erdem olarak görürken, günümüz siyaset felsefesinde adalete daha çok kamusal bir erdem olarak ele alınır. John Rawls’un klasik formülasyonuyla söylersek, ‘’adalet toplumsal kurumların birinci erdemidir.’’

Friedrich A. Hayek adaleti, özgürlük ve barışla birlikte, üç büyük negatif değerden biri olarak nitelemiştir. Negatif bir erdem olarak anlaşıldığında, adalet kısaca başkalarına zarar vermemek demektir. Adalet bireysel bir erdem olarak alındığında kişilerin başkalarına haksızlık yapmamasını, toplumsal bir erdem olarak alındığında ise siyasal kurum ve mekanizmaların haksızlık üretmemesini gerektirir. “Haksızlık” kısaca haktan/doğrudan (right) sapmak ve kişilerin hakkını-hukukunu tanımamaktır. Böylece adalet “haksızlık”ın tersidir ve hem bireylere hem de kurumlara hem kişilerin haklarını tanıma ve bunlara saygı gösterme yükümlülüğü yükler. Kişilerin adaletin gereği olarak tanınması gereken haklarının ilk sırasında ise ‘’insan hakları’’ yer alır.

Adaletin gereği olarak kişilere ‘’doğru davranmak’’, en başta, onlara insan kişisi olarak sahip oldukları değerin veya “insan onuru”nun gerektirdiği saygıyla muamele etmekle mümkündür. İnsan onuruna saygı, bireylerin kendi hayat yolunu çizmeye ve amaçları doğrultusundaki eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeye muktedir olan ahlâkî özneler olarak görülmelerini gerektirir. Sorumlu ahlâkî özne olarak birey, tanımı gereği, zorunlu olarak “özerk ve özgür birey” demektir. Özgür bireylerin kendileri için anlamlı olan hayat projelerini gerçekleştirebilmeleri, her şeyden önce, onların “insan” olmak itibariyle hak ettikleri şeylere (en başta, “insan hakları”na) saygı gösterilmesini gerektirir. Adalet ayrıca, sorumlu özneler olarak özgür bireylerin, insan haklarına ek olarak, bazan ‘’kişi’’ bazan ‘’yurttaş’’ sıfatıyla hak ettikleri şeyler ile, sonradan kazandıkları diğer haklara da saygı gösterilmesini gerektirir.

Bu açıklama adaletin eski Roma dönemine kadar geri giden klasik anlamıyla da tutarlıdır. İmparator Justinianus’un emriyle hazırlanan ünlü Corpus Iuris Civilis adlı kanun derlemesinin bir parçasını oluşturan ve buyük Roma hukukçularının yazılarını bir araya getiren Digesta’da (MS. 533) yer alan meşhur bir anlatıma göre, adalet “herkese hakkı olanı [veya, hak ettiğini] vermek konusundaki sarsılmaz irade” demektir (Barden & Murphy 2010: 40). Herkesin “hakkı olan”ın veya ‘’hak ettiği’’nin ne olduğu ise, ilgili tartışmanın ayrıntılarına girmeden kısaca belirtmek gerekirse, başlıca iki unsurdan oluşur: (1) Her bir kimse sırf insan kişisi olmak itibariyle “insan hakları”nı hak eder, (2) Her bir kişinin ayrıca kendi çabası ve işlemleriyle meşru olarak kazandıklarını korumaya hakkı vardır. Bu demektir ki, herbir kişinin ‘’insan hakları’’na sahip olması onun sırf insan olmasından kaynaklanır, ama kişinin başka neleri hak ettiği esas olarak onun geçmişte yapıp-ettiklerine göre bağlıdır.

Özetle, âdil bir toplum en başta “insan hakları”nı kurumsal-hukukî olarak tanıyan ve herkes için güvence altına alan toplumdur. İnsan hakları ise esas itibariyle özgürlük haklarıdır. Özgürlük insanlara dışarıdan verilen veya haricî bir özne tarafından sağlanan yarar veya menfaatler demek değildir; özgürlük hayatını idame ettirmek ve amaçlarını gerçekleştirmek isteyen kişinin keyfî bir haricî baskıya maruz kalmaması durumudur. Dolayısıyla, insan hakları bireylere belirli maddî durum veya donanımları garanti etmek yerine, onların haricî bir iradenin keyfî müdahalesi olmaksızın, yani özgür olarak, yapacakları etkinlik ve etkileşimler yoluyla kendi hayatlarını idame ettirmelerine ve projelerini gerçekleştirmelerine aracılık ederler. Bununla beraber, kendi kusurları olmaksızın dara düşen ve asgarî ihtiyaçlarını karşılayamayanların toplum adına devletçe malî olarak desteklenmesi adaletin gereği sayılabilir. Bu aynı zamanda “insan onuru”nun korunmasına da hizmet eder. Bu duruma göre, sınırlı ölçüde de olsa bazı pozitif hakların (bazı “refah hakları”nın) da anayasal temel haklar olarak güvence altına alınması liberal adaletin bir gereği olarak görülebilir.

2. Temel Haklar ve Ekonomik Özgürlük

Anayasal-hukukî anlamda temel haklar demokratik kanun-koyucu tarafından hemen hemen her durumda saygı gösterilmesi ve korunması gereken haklar ve özgürlüklerdir. Başka bir ifadeyle, anayasal temel haklar demokratik yasamanın zorunlu sınırlarını ve amaçlarını belirlerler. Felsefî olarak ise, mutlak olmamakla beraber, temel haklar fırsat eşitliği, dağıtıcı adalet veya etkinlik gibi başka sosyal değerler için kısıtlanamazlar. Bu haklar ancak herkesin eşit temel haklarını güvence altına almak için düzenleme konusu yapılabilirler. Buna karşılık, temel olmayan bir hakkı koruyup korumamak başka sosyal değerler ışığında demokratik usullerle belirlenebilir (Platz 2014: 3).

Klasik liberal adalet anlayışı iktisadî özgürlüklerin hem felsefî hem de hukukî anlamda temel haklar olarak görülmesini ve dolayısıyla anayasal olarak garanti altına alınmasını gerektirir. İktisadî özgürlük kısaca kişilerin iktisadî birer özne olarak hareket ettikleri durumda sözkonusu olan özgürlüktür (Platz 2014: 4). İktisadî özgürlüğün temelini kişinin kendi kişisi ve haricî nesneler üzerindeki mülkiyet hakkı oluşturur. Dolayısıyla, sadece girişim, mübadele ve sözleşme özgürlükleri değil, kişinin emeği üzerinde tasarrufta bulunma hakkının bir türevi olması bakımından ‘’çalışma hakkı’’ da mülkiyet hakkının uzantısıdır.

İktisadî özgürlük ancak bir piyasa ekonomisi ortamında kullanılabilir olduğundan, iktisadî özgürlüğün kurumsal ifadesi olan piyasa ekonomisi de klasik liberalizmin kurucu bir unsurudur. Bununla tutarlı olarak, klâsik-liberal gelenek her zaman özgür toplumla özel mülkiyet hakkı ve serbest piyasa arasında çok yakın bir ilişki olduğunu vurgulamıştır (Gaus 2012: 93). Walter Williams’ın belirttiği gibi, mülkiyet kurallarına riayet eden toplumlar, aksine davranan toplumlardan daha fazla yurttaşlarının iyilik ve esenliğiyle uyumlu toplumsal ve iktisadî ortamlar yaratmışlardır (Williams 1995/96: 181).

İktisadî özgürlükler kişisel özgürlüğün iktisadî alandaki yansımaları olduklarından, genel özgürlük ilkesiyle aynı ahlâkî güce sahiptirler. İktisadî özgürlükler ayrıca, başkalarına yönelik negatif ahlâkî iddialar olmaları bakımından da kendilerine diğer temel haklarla aynı saygının gösterilmesi adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan, bir yazarın, ekonomik özgürlüğü ‘’devletin yegâne işlevinin kişinin başkasına karşı güç kullanmasını veya onu aldatmasını engellemek olduğu bir toplum’’ (Rogge) perspektifiyle ilişkilendirmesi gayet anlamlıdır.

3. İktisadî Özgürlüğün Temellendirilmesi

Klâsik liberal öğretide iktisadî özgürlük başlıca üç farklı biçimde temellendirilir. İlk olarak, yukarıda açıkladığımız gibi, iktisadî özgürlükler genel özgürlük ilkesinden hareketle temellendirilebilir. İktisadî özgürlüklerin özgürlükçü temellendirmesi deontolojik temellendirme olarak adlandırılabilir. Çünkü burada, genel özgürlük ilkesi gibi iktisadî özgürlük de sonuçlarından bağımsız olarak, kendi başına değerli sayılmaktadır. Ayrıca, özgürlük parçalanamaz; yani, eğer bizatihi temel bir değer ise, onun gereklerini şu veya bu alanla sınırlayamayız; özgürlüğün hayatın başka alanlarındaki uzantılarını veya yansımalarını da aynı şekilde kabul etmemiz gerekir. İktisadî faaliyet de şüphesiz bu alanlardan biridir. İktisadî özgürlüklerin genel özgürlüğün iktisadî alandaki uzantısı olduğu görüşünün tipik bir anlatımını şu alıntıda görebiliriz: ‘’Ekonomi alanına uygulandığında, sivil özgürlüğün tesisi kişinin meşru olarak ticaretini yapabileceği malların karşılıklı anlaşmaya dayalı mübadelesine girişmekte özgür olduğunu ima eder.’’ (Cleveland)
Esasen, hayatın alanlarını kavramsal olarak siyasî, toplumsal, kültürel, iktisadî vb. şeklinde ayırmamız gerçek dünyada bunların her birinin diğerinden ayrılabilir, bağımsız etkinlik alanları olduğu anlamına gelmez. Bütün hayat alanları birbirleryle ayrılamaz şekilde birbirine bağlıdır ve içi içe geçmiştir. Dolayısıyla özgür bir toplum sadece siyasî olarak değil iktisadî olarak da özgür olan bir toplumdur. Nasıl ki siyasî özgürlüğün güvende olmadığı bir toplumda sahici anlamda özgür piyasa ekonomisi var olamaz, aynı şekilde piyasaların özgür olmadığı bir toplum da siyaseten özgür olamaz.
İktisadî özgürlüğün başka bir deontolojik temellendirmesi doğal haklar yaklaşımıdır. Buna göre, iktisadî özgürlük mülkiyetin Lockecu “doğal haklar”ın (“hayat, hürriyet, mülkiyet”) merkezinde yer almasının mantıkî bir sonucudur. Tercihler yapan bir özne olarak insan kavramını öne çıkaran doğal hukukçu perspektif bu bağlamda işaret edilmeye değer. Klasik doğal hukuk düşüncesinin hareket noktası, hayvanlardan farklı olarak insanların kendi tercih ve eylemleriyle etraflarındaki dünyayı anlayıp şekillendirebilecekleridir. Bu, ekonomik faaliyet dahil olmak üzere toplumsal gerçeklerin insanın amaçlılığının ve insan eylemlerinin incelenmesi yoluyla anlaşılabileceğini ifade eder (Gregg 2008: 69). Ondokuzuncu yüzyıl başlarında Fransız düşünür Benjamin Constant da, bunun gibi, ticarî faaliyete girişmenin kişilerin doğal haklarının bir uzantısı olduğunu düşünüyordu (Levy 2015: 199).
Doğal haklar veya özgürlük temelli deontolojik argüman açısından, serbest girişim sisteminin alternatif sistemlerden daha az etkin olduğu gösterilseydi bile –meselâ merkezden yönetilen bir komuta ekonomisinden daha yavaş bir ekonomik büyüme sağlasaydı bile- yine de tercih edilmesi gerekirdi. Walter Williams’ın anlatımıyla: ‘’Serbest teşebbüs beşerî örgütlenmenin başka biçimlerinden daha etkin olmasaydı bile, o ahlâkî olarak daha üstündür; çünkü onun temeli şiddet ve zorlama yerine gönüllü ilişkilerdedir ve bireyin kutsallığına saygı gösterir.’’ (Williams 1995/96: 182) Başka bir ifadeyle, ekonomik özgürlük piyasa ekonomisi aracılığıyla refah üretmenin en etkin yolu olmanın ötesinde, hem bizatihi bir amaçtır, hem de genel özgürlüğün ekonomik olmayan unsurlarının korunmasının aracıdır (Rogge).

İktisadî özgürlüğün ikinci temellendirilme biçimi etkinlik odaklı sonuçsalcı (consequentalist) argümandır. Buna göre, ekonomik özgürlük refah üretiminin en uygun ve etkin aracı olduğu için güçlü bir korumayı hak etmektedir. En fazla iktisatçılar arasında yaygın olan ve klasik liberallerin de çokça vurgladıkları iktisadî özgürlüğe sonuçsalcı yaklaşımın tarihsel başlangıcı genellikle Adam Smith’e bağlanır. Bu doğru olmakla beraber, Adam Smith iktisadî özgürlüğü ve serbest piyasaları sadece onların iyi sonuçlar ürettikleri olgusuyla, yani faydacı temelde haklılaştırmaz. Ryan P. Hanley’in (2016) belirttiği gibi, Adam Smith piyasaların asıl ‘insanî gelişim’ (human flourishing) açısından vazgeçilmez olduğu kanaatindedir.

İktisadî özgürlük ve piyasa ekonomisi üçüncü olarak bu iki argümanın bir karışımıyla temellendirilebilir. Nitekim, klâsik liberal düşünürler arasında en yaygın olan yaklaşım etkinlikçi yaklaşım değil bu karma yaklaşımdır. Bu karma teze göre, iktisadî özgürlüğe dayalı piyasa ekoımisi elbette alternatiflerine göre daha etkindir, yani daha fazla refah üretir, ama o aynı zamanda –daha önce işaret ettiğimiz gibi- genel özgürlüğün bir türevi olmak bakımından da değerlidir. Başka bir anlatımla, liberal adalet anlayışı açısından iktisadî özgürlük temel önemdedir; çünkü o hem refahın hem de insanın özgür gelişiminin temel dayanağıdır.

Piyasa ekonomisini karma tezle temellendirmeye bir örnek olarak Norman Barry’yi verebiliriz. Nitekim, piyasa özgürlüklerinin bireysel özerkliğin esaslı unsurlarından olduğunu savunan Norman P. Barry bir yerde şöyle diyor: “Piyasa ekonomisi insanoğlunun geliştirmiş olduğu, kişisel tercih anlamında özgürlük ile etkinliği birleştiren yegâne sosyal araçtır.’’ […] (Bu bağlamda) ‘’özgür olarak sözleşme yapma hakkı (…) kişinin iyiliği için zorunludur ve devletin tecavüzüne karşı özgürce sözleşme yapma hakkına hiçbir hukukî koruma sağlamamak (…) bireylerin kendi hayat tarzlarıyla ilgili tercihlerde bulunma [hakkını] inkâr etmek demektir. (…) (İ)ktisadî özgürlüklerle bildik kişisel özgürlükler kopmaz biçimde birbirine bağlıdırlar.” (Barry 2018: 330, 331)

Buna benzer şekilde, başka bir klasik liberal düşünür olan Gerald F. Gaus de piyasa ekonomisinin liberalizmdeki yerini şu şekilde temellendiriyor: “(Ö)zel mülkiyete dayalı piyasa düzeni özgür bir toplum için mutlak bir zorunluluktur. Bundan da öte, klasik liberallerin gözünde piyasa (1) özgürlüğe riayet ederken (2) muhtelif amaçlara sahip insanların arasında (3) düzenli bir toplumsal işbirliği sistemi üretme [konusunda] emsalsiz meziyete sahiptir. (…) İnsanlar kendi amaçlarını gerçekleştirmelerini daha iyi sağlayacak olan mallar ve hizmetleri elde etmek için piyasa mübadelelerine girerler. Ve amaçlarımız farklı olduğu için de farklı şeyleri gerçekleştirmeye çalışırız. Piyasa böylece nihaî amaçlar üzerinde mutabakat olmaksızın özgür -yani, cebrî olmayan- işbirliğine imkân verir.” (Gaus 2000: 112).

4. ‘’Modern Liberaller’’in Ekonomik Özgürlüğe Kuşkucu Yaklaşımı

Klasik liberal geleneğin ekonomik özgürlüklere verdiği önem ‘’modern liberaller’’ tarafından aynı ölçüde paylaşılmamaktadır. Bu ikinciler de piyasa ekonomisini liberal bir toplumun bir unsuru olarak görmekle beraber, iktisadî özgürlükleri diğer kişisel özgürlükler gibi ‘’temel haklar’’ olarak görmekten yana değildirler. Günümüzdeki tipik temsilcileri Amerikan liberalleri olan modern liberaller üretim araçlarında güçlü bir özel mülkiyet hakkından ve diğer iktisadî özgürlüklerden yana olan klasik liberallerden farklı olarak, ekonomik hayatın devlet tarafından düzenlenmesini isterler. Samuel Freeman (2011: 27) klasik liberalizmi modern liberalizmden ayıran şeyin mülkiyet haklarına ve ekonomik özgürlüklere ilişkin güçlü bir anlayış olduğunu işte bu bağlamda belirtmektedir.

Liberalizm içindeki bu ayrışmanın kökleri 19. yüzyıla kadar geri gider. Nitekim, 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’de ortaya çıkan “Yeni Liberalizm” akımı laissez-faire liberalizmine karşı, ilk ifadesini Thomas H. Green ve Leonard T. Hobhouse’un yazılarında bulan ve ‘’sosyal’’ yönü ağır basan başka bir liberalizm yorumu geliştirmiştir. Bir düşünürün “revizyonist liberalizm” (Gaus 2000: 49) olarak adlandırdığı, bu ‘’sosyal liberalizm’’ pozitif özgürlük anlayışına dayandığı için ateşli bir piyasa ekonomisini taraftarı değildir. Çünkü, klasik liberalizmin negatif özgürlük düşüncesinin tersine, “pozitif özgürlük” anlayışı hem bireyleri yetenekler ve olanaklarla donatmak hem de serbest piyasaların ‘’zararlı’’ etkilerini azaltmak amacıyla, devletin piyasalar dahil sivil alana kapsamlı müdahalesini gerektirmektedir.

Nitekim, günümüz Amerikan liberalizminde liberalizmin klasik veya liberteryen türünden farklılaşan birçok unsur var. Bunların galiba en bilineni, “serbest piyasa”nın ve onun temelini oluşturan ekonomik özgürlüklerin bu perspektifte neredeyse marjinal bir yer tutmasıdır. Gerçi Amerikan liberalleri de kaynakların tahsisinde piyasaları ve fiyat sistemini esas alırlar ama ekonomik özgürlükleri ikincil önemde görür ve esas olarak sivil ve siyasal özgürlükler ile “refah hakları”nı öne çıkarırlar. Bunlar daha büyük fırsat eşitliğini gerçekleştirmek ve eşitsizlikleri azaltmak amacıyla ekonomik hayatın geniş ölçüde düzenlenmesinden ve ekonomik özgürlüklerin kısıtlanmasından yanadırlar (Freeman 2011). Brennan ve Tomasi’nin (2012) yazdıkları gibi, Amerikan liberallerinin kişilerin maddî refahına gösterdikleri ilgi ne olursa olsun, onlar herkesin özgürlüğünü geleneksel olarak özgürlüğün en önemli alanlarından bir olarak görülen, kişinin hayatının iktisadî yanlarına ilişkin olarak bağımsız faaliyet ve karar alma konusunda sınırlamayı önermektedirler. Kısaca, bireylerin projelerini gerçekleştirmelerinin anack ekonomik özgürlükler ve dolayısıyla piyasa ekonomisi sayesinde mümkün olduğunu modern liberaller ‘’ancak gönülsüz olarak kabul ederler.’’ (Maloberti 2015: 580).

a) Ackerman

Amerikan liberalizminin iktisadî özgürlüklere kuşkucu yaklaşımını önde gelen üç düşünürün yazılarında izlemek mümkündür. İlk örnek, liberalizmi ‘’laissez-faire kapitalizmi’’yle özdeş gördüklerini söylediği Hayek ve Nozick’in temsil ettikleri ‘’bu ondokuzuncu yüzyıl görüşü’’ne hak etmediği önemin verilmesinin yanlış olduğunu belirten Bruce Ackerman’dır. Gerçi Ackerman, kapitalizme kuşkuyla bakan ‘’demokratik sosyalistler’’den farklı olarak, kendisinin “serbest piyasa ideali hakkında çok istekli” olduğunu söylemektedir, ama aynı zamanda 19. yüzyıl liberalleri J. S. Mill ve T. H. Green’in piyasayı “temel bağlılıklarından biri, ama sadece biri” olarak benimsemiş olduklarını da belirtme ihtiyacı duymaktadır. Bu çerçevede ve ‘’sosyal liberalizm’’le tutarlı olarak, Ackerman piyasa ekonomisinin ‘’sahici özgürlüğü tahrip’’ etme ihtimaline karşı, ‘’meşru piyasa’’nın yapısal şartlarının devlet tarafından oluşturulmasından yanadır. Sonuç olarak, Ackerman’a göre, “piyasa başarısızlığı”nın, dağıtıcı adaletin, özgürlüğün maddî ve kültürel şartlarının ve nihayet eşit yurttaşlığın gereklerine uygun hale gelmesi için piyasanın geniş ölçüde düzenlenmesi, onun işleyişine oldukça kapsamlı sınırlar getirilmesi gerekmektedir (Ackerman 1992: 9-10).

b) Dworkin

Başka bir “modern liberal” olan Ronald Dworkin ise, alışıldık liberal yaklaşımın tersine, daha baştan liberalizmi özgürlükle değil de eşitlikle temellendirmektedir. Çünkü, ona göre, bireylerin tek tek özgürlükleri varsa da, genel bir özgürlük hakkı diye birşey yoktur. Dworkin böylece liberalizmi ayırt edenin özgürlük değil eşitlik olduğunu ileri sürmekte ve bireylere “eşit ilgi ve saygı”yla muamele etmeyi liberal devletin temel ödevi olarak görmektedir. Hareket noktası bu olan bir kişinin piyasa ekonomisinin coşkulubir taraftarı olması elbette beklenemez.

Nitekim, genel bir özgürlük hakkının var olduğunu kabul etmediği için, Dworkin’in düşüncesinde özgürlüğün bir türevi veya uzantısı olarak iktisadî özgürlük kavramı da yoktur. Genel bir ekonomik özgürlük hakkının varlığını kabul etmeyen Dworkin için esas önemli olanlar vicdan, ifade ve örgütlenme özgürlükleri gibi sivil özgürlükler ile siyasal özgürlüklerdir. Yine de bu durum Dworkin’in münferit ekonomik özgürlükleri tümüyle reddettiği anlamına gelmemektedir. Nitekim, ona göre bireyler üretim araçlarında özel mülkiyet hakkına sahiptirler. Şu var ki, Dworkin’in toplumda “kaynaklar ve fırsatların eşit dağılımı”nı (Gaus 2000: 167) öngören adalet anlayışı oldukça yeniden-dağıtımcıdır ve piyasaya kapsamlı devlet müdahalesini gerektirmektedir. Sonuç olarak Dworkin genel olarak iktisadî özgürlükleri temel haklar arasında görmemektedir.

c) Rawls

Denebilir ki, iktisadî özgürlüğe yaklaşımı bakımından “liberal” etiketine uygunluğu en şüpheli olan “Amerikan liberali” John Rawls’tur. Gerçi Rawls’un “hakkaniyet olarak adalet” teorisi “herkes için eşit özgürlük”ü birinci ve öncelikli ilke saymaktadır ama, kendisinin tanımladığı şekliyle özgürlüğün önceliği ilkesi genel bir iktisadî özgürlük hakkını gerektirmemektedir. Rawls’a göre, ‘’hakkaniyet olarak adalet’’ teorisi sadece şu iki ekonomik özgürlükle bağdaşır: meslek seçme özgürlüğü ve kişisel mülkiyet. Dikkat edilirse, Rawls’un âdil toplum şemasında “üretim araçlarında özel mülkiyet”e yer yoktur. Rawls “(s)erbest piyasaları kullanmakla üretim araçlarının özel mülkiyeti arasında hiçbir esaslı bağlantı” olmadığını düşünmektedir (Rawls 1999: 239). Rawlscu şemada ayrıca sözleşme özgürlüğü de temel bir hak olarak kabul edilmemektedir.

Rawls “ahlâkî yeteneklerin gelişimi ve kullanımı için son derece önemli olan kişisel bağımsızlık ve öz-saygı hislerine yönelik yeterli maddî temeli sağlama”da kişisel mülkiyet özgürlüğünün rolünü kabul etmekte ama, tuhaf bir şekilde, aynı değerlerin üretim araçlarında bireysel mülkiyet hakkını zorunlu kılmadığını düşünmektedir. Rawls’a göre, kendisinin temel önemde gördüğü iki ahlâkî gücün uygun gelişmesi ve bilgiye dayalı eksiksiz kullanımı için esas olan sosyal şartları bütün yurttaşlara garanti etmek için temel özgürlükler zorunludur. Sözkonusu ahlâkî güçler toplumsal işbirliğine katılma kapasitesi ve bir ‘’iyi anlayışı’’ geliştirme ve gerçekleştirmeye çalışma kapasitesidir (Platz 2014: 4). Oysa, Rawls yukarıda belirtilen ikisi dışındaki iktisadî özgürlüklerin bireylerin ahlâkî güçlerinin kullanılması ve geliştirilmesi için zorunlu olmadığı kanaatindedir (Rawls 2007: 327).

Ne var ki, Jeppe von Platz’ın da (2014: 5) dikkat çektiği gibi, ekonomik özgürlüklerin sözkonusu ahlâkî güçlerin uygun gelişimi için niçin zorunlu olmadığı konusunda Rawls açık değildir. Her halükârda, Rawlscu yaklaşım devletin çok geniş ölçüde geliri yeniden dağıtmasını, piyasaya kapsamlı müdahalesini ve hatta sosyalist ekonomik üretimi destekleyebilir (Vallier 2016: 168). Kısaca, ‘‘hakkaniyet olarak adalet’’ belli bir ekonomik model tercihini öngörmemektedir; üretim araçlarının kollektif mülkiyetine dayanan bir ekonomik model de Rawlscu liberal pekalâ adaletle bağdaşabilir.

4. Ekonomik Özgürlüğün Restorasyonu

Amerikan liberallerinin, en başta Rawls’un ekonomik özgürlükler karşısındaki kuşkucu tutumunun liberalizmin klâsik geleneğinden bir sapma olduğu açıktır. Ama özellikle Rawlscu sapmanın onun kendisinin de onayladığı liberalizmin ahlâkî öncülleriyle de tutarlı olduğu şüphelidir. Ekonomik özgürlüklerin temel haklar olarak kabul edilmesinin doğru bir adalet anlayışı bakımından zorunlu olduğunu –ve böylece, başta Rawls olmak üzere ‘’sosyal liberaller’’iun bu konudaki kuşkuculuğunun tutarsızlığını- birisi çalışmaları liberal adalet üzerinde yoğunlaşmış olan, diğeri ise esas olarak “insan hakları” teorisi çalışan iki ayrı düşünürün yazılarının yardımıyla göstermeye çalışacağım.

a) Tomasi’nin ‘’Serbest Piyasa Hakkaniyeti’’

Bu konuda görüşlerine başvuracağım ilk yazar John Tomasi’dir. Tomasi klasik liberal çizgide bir yazar olup, son yıllarda bu geleneğin “refah hakları” fikrine yabancı olmadığı temasını öne çıkaran çalışmalarıyla dikkati çekmektedir. Serbest Piyasa Hakkaniyeti (Free Market Fairness, 2012) adlı yeni kitabı yazarın bu yöneliminin derli-toplu bir anlatımını sunmaktadır. Tomasi bu kitabında Hayekçi (klasik-liberal) ve Rawlscu (modern-liberal) perspektifleri bağdaştırmaya çalışmakta, özel olarak da Rawls’un meslek seçme ve özel mülkiyet özgürlüğü dışındaki ekonomik özgürlükleri “temel özgürlükler”den saymamasının onun kendi öncülleriyle de bağdaşmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. ‘’Rawls’un adalet anlayışını serbest piyasa doğrultusunda yeniden formüle’’ etmeye (Maloberti 2015: 564) girişen Tomasi, “hakkaniyet olarak adalet” anlayışına bağlı kalınarak kamu politikaları bakımından pekalâ Rawls’unkinden farklı sonuçlara ulaşılabileceğini ve bu arada piyasa ekonomisinin temelini oluşturan ekonomik özgürlüklerin Rawls’un kendi adalet anlayışı bakımından da zorunlu olduğunun gösterilebileceğini savunmaktadır.

Tomasi’ye göre, kendi hayatlarını yöneten sorumlu fâiller (responsible self-authors) olarak yurttaşların, sahip oldukları ahlâkî kapasitelerini kullanmaları ve geliştirebilmeleri için (ki bu Rawls’un hareket noktasıdır), sivil ve siyasal özgürlükler yanında güçlü bir iktisadî özgürlüğe de ihtiyaçları vardır. Başka bir anlatımla, kendi hayatlarının sorumluluğunu üstlenen fâiller olabilmek için, kişilerin hayatlarının iktisadî alanlarında da karar vermekte özgür olmaları gerekir (Tomasi 2012). Özel ekonomik özgürlüğün korunması yurttaşların ahlâkî güçlerini geliştirmeleri ve kullanmalarının bir gereğidir. Bu nedenle, demokratik meşruluk geniş bir ekonomik özgürlükler alanının sivil ve siyasî özgürlüklerle birlikte anayasal koruma altına alınmasını gerektirir (Tomasi 2012a). Bu arada, meselâ eğer ‘’meslek seçme’’ hakkı temel bir hak ise, çalışmayla ilgili diğer özgürlüklerin de temel hak sayılmaması için bir neden yoktur. Çünkü bu özgürlükler kişilerin çalışma hayatının şartlarını belirlemektedirler. Ayrıca, üretim araçlarında mülkiyet hakkı da özel mülkiyet hakkıyla benzer temelde meşrulaştırılabilir: üretken mülkiyet de özel mülkiyet gibi bireye kişisel güvenlik sağlayabilir ve onun kendi kimliğini ifade etmesine katkı yapabilir (Tomasi 2012: 77).

b) James Nickel: ‘’İnsan Hakları’’ Olarak Ekonomik Özgürlükler

İktisadî özgürlüklerin temel haklar kategorisinde mütalâa edilmesinin gerekliliğini göstermek üzere görüşlerine atıfta bulunacağım diğer düşünür ise James Nickel’dir. Bir insan hakları teorisyeni olarak Nickel güçlü ekonomik özgürlüğün temel önemini ikna edici bir şekilde açıklamaktadır. Yazarın ekonomik özgürlüklerden kastı başlıca kişisel ve üretken mülkiyet, mübadele, ücretli çalışma ve iş kurma özgürlükleridir. Tomasi gibi Nickel de ekonomik özgürlüklerin kişilerin kendilerini-geliştirmeleri ve özerkliklerini güçlendirmeleri bakımından son derece önemli olduğu kanaatindedir.

Nickel’e göre, üretim araçlarında özel mülkiyet dahil olmak üzere, ekonomik özgürlüklerin değeri, onların kişinin kendi hayatının gidişatı üzerinde kontrole sahip olmasını sağlamasında yatar. Ekonomik faaliyet ayrıca bireylerin tercih oluşturmalarını ve tercihleri doğrultusunda eylemde bulunmalarını destekleyen bir özelliğe sahiptir; onun içindir ki, pek çok insan için ekonomik faaliyetler anlamlı ve değerlidir. Bu arada özel mülkiyet, M. Wohlgemuth’un vurguladığı gibi (2005: 94), bireysel özerkliğin vazgeçilmez bir koruyucusudur; mülkiyet kişileri devlet cebrinin tahakkümünden korur ve ayrıca kanaatlerin ve gönüllü olarak seçilen hayat tarzlarının çeşitliliğini destekler. Nihayet, temel ekonomik özgürlüklerin varlığı diğer temel özgürlüklerin çoğunun (din özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri ile siyasî özgürlüklerin) fiilen kullanılabilirliğinin de ön şartıdır (Nickel 2007: 125-131). Açıktır ki, ekonomik özgürlüklerin anayasa tarafından birer temel hak olarak korunmadıkları yerde, sivil özgürlüklerin ve bireylerin devlet iktidarı karşısında bağımsızlığının maddî temelleri yoktur.

3. Sonuç

Bu makalede ekonomik özgürlüklerin felsefî-ahlâkî anlamda ‘’temel haklar’’ olarak görülemeyeceğini ileri süren düşüncenin sadece liberalizmle değil, adaletle de bağdaşmadığını göstermeye çalıştım. Adalet herkese ‘’hakkı olanı’’ veya ‘’hak ettiğini’’ vermek ise ve temel haklar adaletin zorunlu bir gereği ise, o zaman özgürlüğün türevleri olmak bakımından birbirinden farkı olmayan iki ayrı özgürlük kategorisi arasında ayrım yapmak adaletle bağdaşmaz. Daha açık bir anlatımla, iktisadî özgürlükler de insanî ilgi ve kaygılar -veya ‘’insanlık durumu’’- açısından sivil özgürlüklerle aynı değere sahiptirler ve dolayısıyla onlarla aynı hukukî-siyasî korumayı hak ederler.
Öte yandan, özgürlüğü hayatın belli alanlarına (ekonomi veya siyasete) hasretmek ne olgusal bakımdan ne de normatif olarak isabetli bir görüştür. Çünkü, hayatın gerçekçi bir kavranışı, kişinin iktisadî faaliyetlerini onun hayatın diğer alanlarındaki faaliyetlerinden ayırmaya izin vermez. Bireyin iktisadî etkinlikleri çoğu zaman onun kültürel, sosyal, siyasî hatta dinî etkinlikleri ile iç içe geçmiş durumdadır. Dahası, özgürlüğün bu diğer alanlardaki kullanımı büyük ölçüde iktisadî özgürlüğün varlığına bağlıdır. Normatif olarak da, meselâ eğer bir kimsenin siyasette özgür olmasını doğru buluyorsanız, aynı kişinin iktisadî etkinliklerinde neden aynı derecede özgür olmaması gerektiğini ahlâkî olarak açıklayamazsınız. Bu nedenle, siyasi özgürlüğe “evet” derken, kendinizle tutarlı kalarak iktisadî özgürlüğe “hayır” diyemezsiniz. İktisadî özgürlükleri küçümsemek ayrıca liberalizmin özerk bireye atfettiği değerle de bağdaşmaz.

Ayrıca, iktisadî özgürlüklerin değerini küçümsemek veya onları sivil ve siyasal özgürlüklerden daha aşağı değerde görmek tutarlı bir liberalizm anlayışı açısından da temelsizdir. Çünkü, bu yaklaşım liberalizmin özgür ve özerk bireye atfettiği temel değerle bariz bir çelişki içindedir. Bu arada, başta Rawls olmak üzere, kimi modern liberallerin bireyci öncüllerden hareket ettikleri halde özellikle iktisadî hayata ilişkin olarak birtakım kollektivist sonuçlara nasıl ulaştıklarını anlamak gerçekten kolay değildir. Bu arada, çok yaygın olan “iktisadî liberalizm-siyasî liberalizm” ayrımı da benzer bir değer farklılaştırması ima etmektedir. Oysa, analitik amaçlarla yapılan bu ayrım ikisi arasında doktriner bir farklılık olduğu anlamına gelmez; ‘’iktisadî liberalizm’’le ‘’siyasî liberalizm’’ birbirine alternatif olan iki farklı öğreti değildir.

Bu isabetsiz ayrımı kışkırtan nedenlerden biri, çoğu kimsenin, başta Hayek ve Mises olmak üzere 20. yüzyılın önde gelen klasik liberallerinin liberalizmin siyasî boyutundan çok iktisadî boyutunu incelemiş ve/veya öne çıkarmış olduklarını zannetmesidir. Oysa bu düşünce, Nobel’li bir iktisatçı olmasına rağmen özellikle Hayek sözkonusu olduğunda kesinlikle yanlıştır. Gerçekte Hayek, başta ‘’The Constitution of Liberty’’ (1960) ve ‘’Law, Legislation and Liberty’’ (1973-79) adlı baş eserlerinin tanıklık ettiği üzere, en az iktisat çalıştığı kadar, liberalizmin toplumsal-siyasal teorisini de incelemiştir. Onun için, bu yanlış düşüncenin yaygınlaşmasının asıl müsebbibi klasik liberallerden ziyade, liberalizmin serbest piyasa ayağını yeterince vurgulamayan, hatte belki de hafife alan ‘’Amerikan liberalleri’’dir. Nitekim onların yazılarında, liberalizmin tanımı bağlamında iktisadî özgürlükler ile piyasa ekonomisinden hemen hemen hiç söz edilmemekte veya bunların liberalizmin ‘’marjında’’ yer alan veya hatta liberalizme ‘’dışsal’’ bir unsurmuş gibi görünmektedir.

Sonuç olarak, liberalizm iktisadî ve siyasî unsurlarıyla birlikte doktriner bir bütün teşkil etmektedir. Mülkiyet, girişim, sözleşme ve mübadele özgürlüklerine dayanan bir iktisadî hayat da liberal toplumsal-siyasal tasavvurun temel taşlarından birini oluşturur. Bundan dolayı, liberalizmin tanımı bakımından sivil ve siyasî özgürlükler ile ekonomik özgürlükler arasında ayrım yapan, her iki kanattan gelen yaklaşımları kuşkuyla karşılamak gerekir. Bu bağlamda, doktriner gündemini ve kamu politikalarını münhasıran piyasa ekonomisinin oluşturduğu bir akıma ‘liberal’ denemeyeceği gibi, ekonomik özgürlüklerin ve piyasa ekonomisinin özgür bir toplum için temel önemini gözardı eden bir öğreti de bu adı hak etmez.

ATIF VERİLEN KAYNAKLAR

Ackerman, Bruce (1992), The Future of Liberal Revolution (Yale University Press).
Barden, G. & Murphy, T. (2010), Law and Justice in Community (Oxford & New York: Oxford University Press).
Barnett, Randy (2004), “The Moral Foundations of Modern Libertarianism”, Berkowitz, P. (ed.), Varieties of Conservatism in America (Stanford: Hoover Institute Press), ss. 51-74. (Bu deneme tarafımdan Türkçeye çevrilmiştir. Bkz. “Modern Liberteryenizmin Ahlâkî Temelleri”, Erdoğan, M. (Çev.), Liberal Düşünce, Cilt: 12, No: 45, Kış-Bahar 2007, ss. 9-26.
Barry, Norman P. (2018), Modern Siyaset Teorisi, Erdoğan, M. & Şahin, Y. (Çev.) (Ankara: Liberte, 4. b.).
Brennan, Jason & Tomasi, John (2012), ‘’Classical Liberalism’’, Estlund, D. (ed.), The Oxford Handbook of Political Philosophy (Oxford & New York: Oxford University Press) içinde, ss. 115-132.
Cleveland, Paul A., ‘Economic Liberty’, http://www.independent.org/publications/article.asp?id=1604.
Erdoğan, Mustafa (2018), İnsan Hakları: Teorisi ve Hukuku (Ankara: Orion Kitabevi, 6. b.)
Erdoğan, Mustafa (2017), Hukuk ve Adalet (Ankara: Orion Kitabevi Hukuk Yayınları).
Erdoğan, Mustafa (2015), “Hukuk, Hukukun Üstünlüğü ve Adalet”, Haşim Kılıç’a Armağan (Çoban, A. R. & Gülener, S. & Sağlam, M. & Ekinci, H. (ed.), Haşim Kılıç’a Armağan Cilt I (Ankara: Anayasa Mahkemesi Yayınları) içinde, ss.331-347.
Erdoğan, Mustafa (1998), Liberal Toplum Liberal Siyaset (Ankara: Siyasal Kitabevi, 2 b.)
Freeman, Samuel (2011), (2011), ‘Capitalism in the Classical and High Liberal Traditions’, Social Philosophy and Policy, Vol. 28, No. 2, ss. 19-55.
Gaus, Gerald F. (2012), ‘’Property’’, Estlund, D. (ed.), The Oxford Handbook of Political Philosophy (Oxford & New York: Oxford University Press) içinde, ss. 93-112.
Gaus, Gerald F. (2000), Political Concepts and Political Theories (Westview Press).
Gregg, Samuel (2008), ‘Natural Law, Scholasticism and Free Markets’, Copp, S. F. (ed.), The Legal Foundations of Free Markets (London: The Institute of Economic Affairs) içinde, ss. 65-83.
Hanley, Ryan Patrick (2016), ‘Adam Smith and Human Flourishing’, Strain, M. R. & Veuger, S. A. (ed.), Economic Freedom and Human Flourishing: Perspectives from Political Philosophy (American Enterprise Institute), ss. 46-57.
Kateb, George (2011), Human Dignity (Cambridge, Mass.: The Belknap Press of Harvard University Press).
Levy, Jacob T. (2015), Rationalism, Pluralism, and Freedom (Oxford University Press).
Maloberti, Nicolas (2015), ‘Rawls and Bleeding Heart Libertarianism: How Well do They Mix?’, The Independent Review, v. 19, n. 4 (Spring), ss. 563-82.
Miller, Robert C. B. (2017), ‘Markets and Their Virtues’, Economic Affairs, Vol. 37, No. 1, ss. 125 -133.
Nickel, James W. (2007), Making Sense of Human Rights (Blackwell Publishing, 2nd ed.).
Pennington, Mark (2011), Robust Political Economy: Classical Liberalism and the Future of Public Policy (Cheltenham, UK & Northampton, UAS: Edward Elgar).
Platz, Jeppe von (2014), ‘’Are Economic Liberties Basic Rights?’’, Politics, Philosophy & Economics, Vol. 13, Issue1, pp.23-44.
Rawls, John (1999), A Theory of Justice (Cambridge, Mass: The Belknap Press of Harvard University Press, revised ed.).
Rawls, John (2007), Siyasî Liberalizm, Bilgin, M. F. (Çev.) (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları).
Rogge, Benjamin A., ‘The Case for Economic Freedom’, https://fee.org/articles/the-case-for -economic-freedom/
Smith, Adam (1904), An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, (London: Methuen & Co., Ltd., 5th ed.), I.10.67, http://www.econlib.org/library/Smith/smWN4.html#I.10.67
Tomasi, John (2012), Free Market Fairness (Princeton University Press).
Tomasi, John (2012a), “Democratic Legitimacy and Economic Liberty”, Social Philosophy and Policy, 29/1, ss. 50-80.
Vallier, Kevin (2016), “Rawlsianism”, Powell, A. R. & Bobcock, G. (ed.), Arguments for Liberty (Washington, D.C.: Cato Institute), ss. 161-202.
Williams, Walter E. (1995-96), ‘’The Argument for Free Markets: Morality vs Efficiency’’, Cato Journal, Vol 15, No. 2-3 (Fall/Winter), pp. 179-189.
Wohlgemuth, Michael (2005), ‘’The Communicative Character of Capitalistic Competition: A Hayekian Response to the Habermasian Challenge’’, The Independent Review, Vol. X, n. 1 (Summer), ss. 83-115.
Zupan, Mark (2011), ‘’The Virtues of Free Market’’, Cato Journal, Vol. 31, No. 2 (Spring/Summer), pp. 171-98.

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir