Medenî dünyada bugün en fazla itibar edilen siyasî ideal demokrasidir. Demokrasinin bu saygınlığının nedenlerinden biri, kendi başına değeri yanında, onun başka bazı siyasî değer veya idealleri de içine alan daha genel ve hatta üst bir değer olarak görülmesidir. Nitekim, çoğu insan için demokrasi sadece siyasî katılım ve eşitlik değildir; o aynı zamanda özgürlük, adalet, barış ve refahın da kod adıdır.

Demokrasinin popülaritesinin bununla bağlantılı olan başka bir nedeni de herkesin onu kendince önemli veya değerli olan şeyle özdeşleştirmesidir. Oysa gerçekte, demokrasinin gerek bu ‘’iyiler’’le, gerekse az önce andığım değer veya ideallerle ilişkisi bir hayli karmaşıktır ve dahası, bunlar her zaman uyumlu bir paket de oluşturmazlar. Öyleymiş gibi düşünmemiz, Isaiah Berlin’in ısrarla vurguladığı gibi, insanoğlunun bütün iyilerin birbiriyle uyumlu mükemmel bir dünya oluşturduğuna inanma eğilimi yüzündendir. Şu var ki, bu ‘’hayırhah’’ eğilim aynı zamanda ‘’cennet’’i bu dünyada kurmayı vaat eden ideolojik reçetelerin kaçınılmaz baskıcılığının da nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

Onun için, ancak demokrasinin gerçekte ne olduğunu ve onun diğer siyasî ideallerden farkını bilirsek, hem demokrasinin kendi başına temsil ettiği değeri ayırt edip takdir edebilir, hem de onun ‘’bedhah’’ siyasetçiler ve ideoloji cambazları tarafından kötüye kullanılmasını önleyebiliriz. Bu da bize demokrasi konusunda fazla iddialı tanımlardan kaçınma görevi yüklemektedir. Aksi halde, yani aşırı ve/veya ilgisiz beklentilerle yüklü bir demokrasi vaadi, özellikle suiistimale açık olması yüzünden, büyük hayal kırıklıklarına ve hatta acı sürprizlere yol açabilir.

Demokrasi kısaca ‘’halk tarafından yönetim’’ demektir. Bu da kamu hayatına ilişkin temel kararların bütün halk tarafından veya halkın meşrû temsilcileri tarafından alınmasını gerektirmektedir. Yani, demokrasi özünde bir kamusal karar alma usulüdür ve kamusal işlerin tedviriyle ilgilidir.

Burada, demokratik usulle alınacak kararların ‘’kamu hayatına ilişkin’’ sorunlarla sınırlı olduğuna dikkat etmek gerekir. Yani, kamuyu ilgilendiren ‘’ortak çıkar’’ veya ‘’ortak iyilik’’ın dışında kalan konularda karar yetkisi demokratik devlete değil, kişilere ve gönüllülüğe dayalı gruplara aittir.  Böylece, özel ve sivil hayat alanında geçerli ilke ‘’yönetme’’ veya ‘’hükmetme’’ değil haklardır. Kısaca, demokrasi tanımı gereği, bireylerin temel haklarıyla sınırlıdır.

Ancak, günümüz demokrasileri ‘’doğrudan demokrasiler’’ değil, kamusal kararları halk adına ‘’onun’’ temsilcilerinin aldığı ve kamusal işleri bu temsilcilerin çekip-çevirdiği rejimlerdir. Bu da, yönetenlerin yapıp-ettiklerinden dolayı halka hesap vermelerini de ‘’halk tarafından yönetim’’in bir gereği haline getirmektedir. Hesap verme (halka karşı sorumluluk) yönetenlerin yaptıkları işlerin doğruluk veya uygunluğunu yönetilenlere açıklama yükümlülüğü altında olmaları ve onlar tarafından görevden alınabilmeleri demektir. Dolayısıyla, demokrasilerde seçimler sadece seçilenlerin halkı temsil yetkisi almalarına değil, halka hesap vermelerine de aracılık eder.

Temsilî demokrasinin büyük bir problemi, ‘’halk’’ın kendi ayrı iradesi olan kolektif bir özne olarak görülmesiyle ilgilidir. Oysa, tekil bir özne olarak ‘’halk’’ diye bir şey yoktur; var olan çıkarları, öncelikleri ve hassasiyetleri birbirinden farklı olan sonsuz sayıda birey, grup, zümre ve topluluklardır. Bu nedenle, seçmenlerin milyonlarca farklı tercihinden tek bir tutarlı ‘’kollektif tercih’’ üretilebileceği çok şüphelidir. Bu ise kamunun iyiliğinin ‘’demokratik çoğunluk’’un çıkarlarıyla özdeşleştirilmesini kolaylaştırmaktadır.

Demokrasinin başka bir büyük sorunu da ’’halk tarafından yönetim’’in (Abraham Lincoln’ın meşhur formülünde varsaydığının aksine) zorunlu olarak ‘’halk için yönetim’’ anlamına gelmemesidir. İşaret ettiğim ‘’çoğunlukçu’’ sapmaya ek olarak, demokrasiyi ‘’halk için yönetim’’ hedefinden saptıran diğer etken ‘’kamu yararı’’nın toplumu oluşturan farklı grupların çıkarlarının toplamı veya bu çıkarların etkileşiminin sonucu olduğunu varsayan ‘’çoğulculuk’’ anlayışıdır.

Oysa, farklı grupların kendi çıkarlarını kamu yararı aleyhine artırmak üzere aralarında anlaşmaları ve siyasî makamları buna ikna etmeleri her zaman mümkündür. Bu olmasa bile, grupların çıkarlarının toplamı zorunlu olarak kamu çıkarı demek değildir. Kamu çıkarı/yararı bir toplumda herkesin paylaştığı çıkardır ve bu çoğu zaman grupları veya zümrelerin çıkarlarıyla uyuşmaz. Öte yandan, grup çıkarlarının ‘’etkileşimi’’nden hasıl olan sonuç da genellikle kamu yararını değil, daha güçlü olan veya bir şekilde sesi daha fazla çıkan grup veya grupların çıkarlarını yansıtacaktır.

(Diyalog Gazetesi, 24. 03.2019)

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir