Birkaç gün önce bir hâkimin duruşma esnasında bir kadın avukatın etek boyunu ölçmeye yeltenmesi haklı olarak ülkede yaygın bir hoşnutsuzluk havası yarattı. Yargı sistemimizde hemen hemen her gün buna benzer tuhaflıklarla karşılaşıyoruz. Bunların en vahim olanları, bir bütün olarak Türkiye’nin hukuk ve yargı sisteminin ”adalet dağıtma”ya hiç de uygun olmadığını gösterenleri. Gerçi bu öteden beri azçok böyleydi, ama çok-partili hayata geçtiğimizden buyana yargı sistemimiz hiç bugünkü kadar adaletten sapmamıştı.

Son yıllarda Türkiye’de hukuk maalesef gerek yapısal özelliği gerekse normatif içeriği bakımından adaletin gereklerinden gitgide uzaklaşmaktadır. Bu konuyu başka bir zaman ele almak ümidiyle, bugün adalet sistemimizin başka bir önemli yönü üstünde, hukukun nasıl uygulandığı üstünde durmak istiyorum. Malum, hukuk sadece kurallar sistemi demek değildir; hukuk sisteminin adalet üretebilmesi onun içerdiği kuralların niteliği kadar bu kuralların nasıl uygulandığına da bağlıdır.

Bu nokta bizi hukuk ve yargı sistemimizİn insan unsuruna getirmektedir. Ben Türkiye’nin yargıyla ilgili temel sorununun yürürlükteki hukukun adaletin gereklerini karşılamamasından çok, veya en az onun kadar, başta hâkimler olmak üzere hukuk uygulayıcılarımızın ”adalet dağıtmak” için uygun ve yeterli bir donanıma sahip olmamaları olduğu kanaatindeyim. Çünkü, haklı olarak söylendiği gibi, iyi yetişmiş, donanımlı hâkimlerin elinde kötü bir hukuk bile adalete hizmet edebilir, en azından daha az adaletsizlik üretecek şekilde uygulanabilir.

Oysa, Türk yargı sistemiyle ilgili genel bir gözlem olarak diyebilirim ki, bizde durum bunun tamamen tersi gibidir. Yani, mahkemeler kanunlardaki uygunsuzluk veya adaletsizlikleri uygulamada düzeltmek şöyle dursun, aksine onları olumsuz etkilerini daha da artıracak şekilde yorumlayıp uygulamaktadırlar. Dahası, birçok durumda mahkemeler, ya bilinçli olarak ya da formasyon yetersizliği yüzünden, kanunlarda bile temeli olmayan yeni adaletsizlikler yaratmaktadırlar.

Peki, son yıllarda olağanlaşan kasıtlı haksızlık ve hukuksuzluklar şimdilik şöyle dursun da, hâkimlerimizin artık iyice göze batar hale gelen bu formasyon yetersizliği nereden kaynaklanmaktadır? Hâkim-savcı yetiştirme düzenimizin yapısından tabiî ki…

Bu düzenin temelini Türkiye’deki hukuk eğitiminin yapısı oluşturmaktadır. Bizim hukuk eğitimi sistemimizin temel kusuru öğrencileri müstakbel ”adalet dağıtıcılar” olarak yetiştirmemesi, yürürlükteki mevzuatı belletmeyi onlara hukuk ve adalet nosyonu kazandırmanın önüne geçirmesidir. Onun için, bu sistemin ürettiği standart bir hukukçunun ”yerli ve millî” formasyonu, Türkiye dışına çıkıldığında evrensel anlamda formasyonsuzlukla sonuçlanmaya mahkûmdur. O kadar ki, tipik bir Türk hâkim ve savcısının –kendisine belletilmiş olan millî mevzuatı anlatmak dışında- hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, yargı ve mahkeme gibi hukuk formasyonunun temel kavramları hakkında Türk olmayan bir kişiye anlamlı gelecek doğru-dürüst bir şeyler söyleyebilme ihtimali yok gibidir.

Bu düzenin başka bir kusuru, hukukçuluğun bir ölçüde elit bir meslek olmak zorunda olduğunu görmezlikten gelmesidir. Bununla, hukukçu adaylarının toplumun sosyo-ekonomik ve kültürel olarak ”üst” katmanlarından gelmesinin şart olduğunu kastetmiyorum. Kast ettiğim, hukuk eğitiminin bir üst eğitim olmasını ve az sayıda seçkin kurumlarda verilmesini sağlamak gerektiğidir. Hâkim kültürünün baskın özelliğinin halâ taşralılık olduğu ve yeterli sayıda nitelikli akademik hukukçuya sahip olmayan Türkiye gibi bir ülkede, bırakınız doğru-dürüst hukuk öğretilmesini, hukuk mezunlarında medeniliğin bile asgarî standartlarını tutturmak zorlaşmıştır.

Oysa, hukuk eğitiminin öğrencilere, evrensel anlamda hukuk formasyonuna ek olarak, yine evrenselci bir perspektif ve kültür kazandırmayı hedeflemesi gerektirmektedir. Bu ise bir yandan hukuk müfredatının adalet odaklı olacak şekilde ve evrenselci (hatta kozmopolitan) bir bakışla yeniden düzenlenmesiyle, bir yandan da öğretimin her aşamasında öğrencilerin medenî dünyayla ilişki içinde, hatta içi içe bulunmalarının sağlanmasıyla mümkündür. Tabiî, bunun başarabilmesi, hukuk fakültelerinin en başta Türk eğitim ve üniversite sisteminin devletçi-milliyetçi önyargısıyla enjekte olmaktan kurtarılmalarını gerektirmektedir. Bu arada hukuk fakültelerinin de devlet memuru değil ‘’adalet görevlileri’’ yetiştirmek zorunda olduklarını idrak etmeleri gerekiyor.

Halihazırdaki durumda, hukuk fakültelerinin lisans eğitimi veren diğer fakültelerden farkı yoktur. Bunun sonucunda, köy veya kasabasından gelerek doğrudan hukuk fakültesine giren bir ‘’Türk genci’’nin, evrensel bir hukuk perspektifi ve dünya görgüsü-bilgisi kazanmadan, üstelik hayat tecrübesinden de yoksun olarak, mezuniyetini izleyen iki-üç sene içinde ve 24-25 yaşlarında hâkimlik koltuğuna oturması mümkündür. Son yıllarda AKP iktidarı yargıyı bu derece partizanlaştırmış olmasaydı bile, bu manzaradan adalet dağıtan hâkimler çıkmasını beklemek ham hayaldir.

 

Bu Makaleyi Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir